Aslolan Sessizlikteki Huzurdur

Huzur  deyince ne geliyor aklınıza? Mesela imgeleyelim; yeşiller içinde, göl kenarında belki bir hamakta kitap okumak nasıl? Yahut deniz kenarında bir ağaç gölgesinde, dalga sesleriyle dans etmek… Kimine göre konsepti değişse de aslında sonuç o “kendinle baş başa kalma anına” varır. Gürültülü, yani birden fazla düşüncenin var olduğu, ortamlar huzurlu bir seçenek sayılmaz çoğumuza göre ya da her  zaman tercih edilebilir olmaz diyelim.

Her neyse mecalimi anladınız. Bu yazıları takip ediyorsanız bakış açınız çok yönlü işleyebiliyor demektir 🙂 Şimdi ben diyorum ki aslında zor olanı sessizlikte yani kendinle baş başa kalma anında huzurlu kalabilmektir. Aksine, kalabalıklarda daha fazla susturabilir insan düşüncelerini.

Yatmadan önce yapılan günün swot analizi gibi düşün. Hani çoğumuz, ki zaten bu tezimi yaşayanlar bu sınıfa  giren deneme grubu, akşam yatarken bir z raporu alırız ya, ha işte o misal. Neden? Çünkü uykuya geçme anında ki o sessizlikte beyin özgürdür. Sessizlikte savurur özgürce biriktirdiklerini, söylemediklerini ya da senin günün içinde bastırdıklarını. Havada dönen o muhakeme cümleleri de bizi o gözden geçirme sürecine sürükler.

Kalabalıklarda ya da sesli ortamlarda arada kaynayabilir vicdani sorgulamalar. O sebepledir ki eğer sessizlikte huzurlu kalabilenlerden isen, şanslısın demektir. Ya etliye sütlüye bulaşmadan yaşamışsın hayatını ya da her yeni güne uyandığında tüm insani duygularını sıfırlayabilenlerdensin…

Yoksa bülbülü altın kafese koymuşlar, burada muhabbet edecek kimse yok demiş! İşte öyle bir şey.

Benim iç ses hiç susmuyor mesela:) Benim gibiyseniz ve kafanızda, hayat akarken bile fikir beyan eden bir geveze varsa; ya çok keşkeniz var demektir yahut gereksizce fazla çalışan vicdan ve empati mekanizmanız  vardır. O zaman da;  “Tebrikler! Delirdiniz veya üzeresiniz. 🙂

Mesela ben sağduyumu gereksiz çalıştıran biri olduğumdan düşüncesiz insanların yerine de düşünüyorum. Seda yorgun ama hale anlamsızca umutlu. Siz Seda gibi olmayı evde denemeyin 🙂

Hadi iyi oyunlar…

OZELSEDA

Neşeliysen Neşeli Kal!

 

Bundan 3- 4 ay önce “Güçlü Olmanın Güçsüzlüğü” isimli yazımı yayınlamıştım. Tarihi tam olarak bilmiyorum çünkü son iki aydır hayatı, zamanı, not edecek kadar değerli bulmuyorum sanırım. Hep bir kulaç atma çabası… Neyse bu başka bir konu.

O yazıyı yazdığımda hayatımın 7 yıllık kuluçka dönemi çatlak vermeye başlamıştı. Şimdi de o süreç son sürat devam ediyor. Şimdi size yeni farkındalığımı anlatıyorum gençler hazır mısınız? Bilenler anlatmasın ama 🙁 Çevrece neşeleri kıskanılan insanların, hüznünün ağırlığını bildiniz mi siz? Aslında gece akıttıkları gözyaşları mevzusuna girmeyeceğim. “Neşeliysen neşeli kal” laneti diyelim.

Ortamın neşeli insanıysan ya da çevreye nazaran daha gülmeye düşkünsen, nötr durman olay olur. Başlar peşi sıra:” Hayırdır? İyi misin?”, “Canım senin moralin mi bozuk?” gibi, masum ama niyetine ters sorular. Gayet iyisindir ve bir an kendinden şüphe ederek yanıtlarsın “İyiyim” diye lakin bu kısır döngü soru zincirlemesi birkaç kez tekrarlanır ve canın en nihayetinde duruma da olsa sıkılır. Geldiğin yerde da kendini: “İyi misin?”, “Bilmem iyi miyim? Bu kadar emin olduğuna göre değilim herhalde…” noktasında bulursun 🙂

Hakikaten canın bir şeye, hiçbir şeye yahut her şeye sıkılmış olabilir. Çünkü aşırı şarj da bir yerde deşarj gerektirir. Öyle değil mi?   “Güçlü Olmanın Güçsüzlüğü”yazımda da bahsettiğim gibi neşeli olmayan yanlarını olabildiğince topluluk içinde yaşamaktan hoşlanmıyorsundur. Fakat kısa bir süreliğine de olsa gücün kalmamıştır hüznünü gizlemeye. Ya da canın istemiyordur neşeli bakmak o gün hayata. Hepsi insana ait, insana dair durumlar aslında.

Demem o ki, neşeli olmak bir süre sonra yapışıverir üstüne, insanlar yanına gelirken bile o gün güzel bir gün geçireceklerine emin gelirler. Şimdi “Aman Seda derdin neşeli bilinmek, eğlenceli kabul edilmek mi?” diyeceksiniz. Yok işte, derdim; derdim olduğunda özgürce kendin olamamak. Ya da olduğum için sorgulanmak…

Ülke mutsuz insanlar topluluğu iken, kendine gülümseyecek sebepler yaratmaya çalışmak göze batıyordur belki de. Ama ben son uyguladığım yöntemi paylaşayım sizinle; yanınızda sizden daha mutsuz bireyler bulundurmayın. Seçici olun. Siz neşeli olamadığınızda yedek kulübesinden hayata dalıp sizi taşıyabilecek insanları gülümsetin. Sizi zor bir dönem yaşadınız diye sorgulayan, yargılayan insanlardan uzak durmaya çalışın. Ki yeniden ayağa kalkarken tecrübe ettiğiniz güvensizlikler sizi aşağıya çekmesin. Ben ettim siz etmeyin tavsiyelerinden bu da 🙂

Çünkü: “– O palyaço var ya… O benim işte…”

Şaka şaka:)

( O palyaço’nun hikayesini bilmeyenler bir zahmet Google’a soruversin) Üşeniyorsanız yorum butonundan yazın ben size yazarım buradan okursunuz:)

Hadi iyi oyunlar…

 OZELSEDA

 

Dünü Unutma Lakin Asla Arkana Da Bakma!

 

Geçmişten getirdiklerinin yüküyle geleceği sırtlaması zordur insanın. Geçmiş ve geleceğin bendeki geçerli anlamını anlatmam gerekiyor öncelikle size. Gerçi gereklilik kavramını da oldum olası sevemedim. Neyse o da artık başka bir yazıya.

Şimdi konuya dönecek olursak, bana göre geçmiş; hatırlayabildiğimiz ya da istesek de unutamadığımız (!) bilinen geçmiş… Gelecek ise; yaşamadığımız ve ne yaşayacağımızı pratikte bilemediğimiz, ancak teoride fikir üretebildiğimiz. Peki, geleceği şimdiden düşünmek önemli mi? Elbette, ama hayati değil!

Önemli olan şimdi. İşte geleceğin bilinmeyeniyle geçmişin yaşanmışlıklarını olduğu gibi şimdiye taşırsak, aslında hayati olanı yani şimdiyi yaşamaya ne durumumuz  kalıyor ne de mecalimiz.

İnsanlar tanıdım; tüm bu kavramları, zamanı, oluşumu hatta varlığını sorgulayan… Bu karakterlerin çoğu kendini bir noktada hiçleştirebilen insanlardı.Sende bu yazdıklarımı en azından birkaç gece de olsa okuduysan, hayatı seyretmeyi değil de yaşamayı tercih edenlerdensin demektir.

Her düştüğünde tekrar ayağa kalkabilmenin verdiği özgüveni yaşamadan; yılmadan, coşmadan, susmadan ve anlatmadan geçen hayat, nafiledir fikrimce. 🙂

Birde sistemin; robotlaştırdıkları, susturdukları, pohpohladıkları, fazlaca konuşturdukları ve dinlemeyi bilmeyen karakterleri var.  Onlar oyunda olduğunu zannetse de ya tribünde ya da yedek kulübesinde yitirirler hayat şanslarını. Kendi arzularını kendilerine bile itiraf edemeyen, zorlamayan, konuşmayan, yüzleşmeyen sadece “doğru” (!) olanı yapmak için mutluluklarından, fark etmeden ödün veren insanlar; çağın mükemmel ama yalnız insanları, seyircileri…

Hayat oyununa odaklanabilmek ve oyunun aktif olarak içinde kalabilmek için geçmişte oyalanma ve geleceğe çok takılma derim. Bu anı yaşa saçmalığı değil bu söylediğim ama yaşadıklarından alman gerekenleri alıp kalanını bırakacaksın ki yükün ağır olmasın, gelecek ile ilgili ihtimalleri hep kenarda tutacaksın ama detaylandırmayacaksın. Çünkü geleceği şimdi yaşadığın anla şekillendirirsin; yaşayarak fakat düşünerek değil.  Şimdiyi iyi gör, resmin bütününe bak ve hamleni yap.  Denklem basit, mesele uygulayabilmekte 🙂

Çünkü çoğu zaman bilmek, yapabilmek anlamına gelmiyor  🙂
Hadi iyi oyunlar…

OZELSEDA

Sıkışmak!

Türkçe bence o kadar da basit bir dil değil. Ne öğrenmesi, ne de konuşması… Yazıldığı gibi de okunmaz mesela; “yapacağım” diye yazarsın ama “yapıcam” olarak söylersin. Diğer yandan bir kelimenin sürüyle eş anlamlısı var. Kullanıldığı yere hatta vurgulama biçimine göre farklı bir şey anlatabilirsin. “Sıkışmak” da öyle bir kelime işte! İnsanına göre durum ve duygusu değişiyor.

Kimi insanlar gördüm karakterinde sıkışmış, kimi insanlarsa zamanda! Ben zamanda sıkışanlardanım mesela… Eski zamanlarda sıkışmış ruhum. Yaşamımı sürdürdüğüm kabiliyetlerim zamanla yarışsada, ruhum epey temiz zamanlarda. Çocukluğuma olan bu tekrar edişim ise bu zamanda sevilmemi engelliyor sanırım. Sevgi dediysen bugün sev yarın unut değil. Ondan çok var. Rağmen sevebilenini bulmak zor. Hem arkadaş olarak hem yaren olarak… Eski zaman kalpleri lazım bana. Ancak sözünün eri, tutarlı ve temiz ruhlarla ilerleyebiliyorum.  Bu kötü mü? Evet! Her seferinde koca bir kalp kırıklığı ekleniyor yaşamıma. Lakin düşündüğünde karakterinde sıkışanlardan daha şanslıyım. Sen de insan ilişkilerinde sürekli kalbi kırılanlardansan yazının devamını okumak seni rahatlatacaktır.

Gelelim şimdi sana karakterinde sıkışan insan. Senin için haberlerim o kadar da iyi değil maalesef. Ama sen bunu fark edemeyecek kadar kendini önemsiyorsundur büyük ihtimalle! Karşılaştığım en “sıkışmış” insanlar karakterine kalın sınırlar çizenler. Genelde karar cümleleri “ben” ile başlar. Cümleler ise şu şekilde kehanet gösterir:”Ben asla ….. yapmam”, “Bana ….. renk yakışmıyor.”, “Düşüncem gelecekte de değişmeyecek.” yahut “Ben mi? Asla ….. konuşmaya bile gerek yok” gibi gibi… Kendi yaşamlarına ve karakterlerine yaptıkları bu haksızlık, mucizeleri yaşamalarına engel olur çünkü. Giyebileceği kıyafetler, tadabileceği lezzetler, insan ilişkileri hep sınırlı, hep bir kısır döngüdür. Ve tam da buradan gelir kişiliklerinde sıkışmışlıkları.

Eğer sen de güvenli alanlarından çıkmamak için kendini karakterinde ve geçmişinde sıkıştıranlardansan; bir  yerlerdeki en güzel lezzeti, çok başarılı olabileceğin bir işi ya da ruhuna iyi gelecek gerçekten sevebileceğin insanı kaçırabilirsin. Hem de sadece sıkışmışlıkların yüzünden!

Önemli olan güvenli limanlarda yaşamak mı? Yoksa, görebileceğin hasarları kolayca atlatabileceğin, dolu dolu bir hayat kurmak mı?
Hadi kimse duymuyor seni. Kendine itiraf et. Karakterinde sıkıştırdığın ömrün seni gün gelip ömrün kemale erdiğinde rahatsız etmeyecek mi? Yeniliğe, değişime açık ve hazır olmalıyız. Zaman öyle çabuk geçiyor ki…

Tadına varın hayatın, her duyguyu yaşamaya her tecrübeyi deneyimleye açık olun derim.

Ezcümle, “Sıkışmak neresinden bakarsanız bakın, iyi bir anlama gelmiyor hayat lügatında! “

OZELSEDA

Çalışmak! Peki Ne Uğruna?

Çalışmak güzeldir! İşleyen demir ışıldar. Çalışanı Allah sever. Hani şu Ağustos Böceği ile Karınca yok mu? Onun hikayesi mesela. Binlerce özlü söz ve hikaye sıralayabiliriz eminim kafa patlatsak. Lakin yine konunun özünden uzaklaşmış, amacımızı şaşmış oluruz. Ha gerçekten yahu amacımız neydi?

Bence hayatla ilgili asıl sıkıntımız da bu zaten! Bir şeyi, başka bir şeye ulaşmak için yapmaya başlıyoruz. Sonra o yaptığımız şeye kapılıp, varacağımız noktayı kaybediyoruz. Olaya kendimizi vermiyoruz arkadaşlar. Sonra gelsin kısır döngüler, birbirinin benzeri yaşanmışlıklar, sonunda tarifsiz ve derinden mutsuzluklar.

Konumuza tümden gelirsek, neden çalışıyoruz? Birçoğunuz okurken içinden, “para kazanmak için” diye yapıştırdı muhtemelen cevabı. Peki, o zaman neden para kazıyorsun? Hayatını idame ettirebilmek adına… Peki, sence yaşadığın bu hayat senin hayatın mı? Para kazanmaya öyle boğulmuşuz ki çoğumuzun hayalleri ya rafa kalkmış yahut vakumlu torbayla zor bulunacak bir yere sıkıştırılmış… Bünye de bir süre sonra “madem çalışmak için benim önceliklerimi geri plana atıyorsun, madem para kazanmak senin için bu kadar önemli bana maddi doyum sağlamazsan arıza çıkarırım” diyor. O zaman gelsin öğle arası internet alışverişleri, gitsin hafta sonu kalburüstü mekanlarda ödenen haz odaklı adisyonlar… Sonra bir gün gelince 60 yaşına ne o kıyafetler mutlu eder insanı, ne de gittiği lüks mekanlar…

Bizim bu beyaz yakalı köleler daha emeklilik yaşlarına gelmedi. Bu “anı düşün”, “kazan ve harca” gençliği büyüyüp, emekli olduğunda hallerini / hallerimizi çok merak ediyorum.

Bir de farklı taraftan bakalım.. İlk sorumuzun cevabını, “ben kendimi gerçekleştirmek, üretken (plaza dili = proaktif ) olabilmek adına çalışıyorum.” olarak verenlerde olmuştur. Güzel kardeşim elbette üretmek önemli. Ben de bütün gün yan gelip yatalım ya da çalışmayalım demiyorum. Çalışmanın amacından şaşmayalım, yaşayamadığımız her duygunun yerine mesai saatleri ile “mutluluk kaplama” yapmayalım diyorum! E, sen ne olacaksın peki emekli olunca? Hayatın boyunca gece gündüz demeden, kişisel haz ve zevklerini işe yorarak yaşadıktan sonra, elinden oyuncağın alınınca, ne yapacaksın? Zaman bulup çoluk çocuk yaptıysan ona saracaksın ya da bir işin kalmadığı için sıkıntıdan erken çökeceksin, ezcümle büyük bir boşluğa düşeceksin.

Hayatta sizi, ruhunuzu besleyen kişiler, uğraşlar olmalı! Ve bunları kendinizden değil ama araç olması gereken işinizden öncelikli tutmalısınız…

Hadi kendimden örnek vereyim. hayatımın 14 senesini sanat uğruna geçirip, daha çok üretebilmek adına kurumsal bir iş buldum. Para düşünmeyecek, kalan zamanımı üretmekle (sanat adına) geçirecektim. Ne oldu? Sarmal beni, debelenmelerime rağmen, içine aldı. Bari yazmaya devam edeyim dedim, bu siteyi açtım. Bu sefer yoğunluktan (!) yazılarımı yazamamaya başladım. Peki, baştaki amaç neydi?

Çalışmak neydi? Çalışmak üretmekti! Çalışmak hayatını devam ettirebilmekti, optimum haza en yakın şekilde! Çalışmak kendini gerçekleştirme yolunda atılan adımlardı. Bazı güzel insanlar vardı, fark etti gerçeği ve yollarını amaçlarına doğru yönlendirdiler. Beyaz yakalarının çamura bulanma riskini göze alıp, hayatlarını yeniden kurdular. Bazılarımız ise hala sanal gerçekliğinde, ben de dahil!  Yaşadığımız simülasyona sıkı sıkıya tutunmayı tercih ediyoruz.

Bir sabah geç uyanıp, sevdiklerimizle kahvaltı etmeyi es geçerek, çocuğumuza okuldan geldiğinde kapıyı açıp, sarılmak yerine ona alacağımız son moda ayakkabının parası için çalışarak, sevgilimizin bize  ihtiyacı olduğu bir anda onun gözlerine bakıp sarılmanın mutluluğunu belki de hiç tadamayarak, anne- babamızla bir akşamüstü çayında zaman geçiremeyerek harcıyoruz bu hayatı. Hem de istediğimiz hayatı yaşamak adına çalıştığımız tam zamanlı(!) işlerimizde es geçiyoruz hayallerimizi…

İronimize kurban!

OZELSEDA

 

Tonlar ve Tonlamalar

 

Nedir insanları farklı kılan? Haydi düşünelim! Farklı yemeleri, giymeleri, sevmeleri, eğlenmeleri… Yok, maalesef bu tam yanıt değil. Onlar birazcık sonu oluyor mevzunun. Ara tonlar ve hitaptaki tonlamalar bence doğru cevap.  Hepimizin renginin tonu farklı, kendimizi ifade ediş şeklimizde…

Oysa nasılda aynılaştırmaya çalışıyoruz çevremizdekileri, en çok da sevdiklerimizi. Benim gibi düşünsün, benim sevdiklerimi yesin, karşısına çıkanlara benim gibi tepki versin. O iş öyle olmuyor işte. Sen baya kendini arıyorsun insanlarda!  Yani kendin o kadar olmuşsun ki sana göre (!), herkes de senin bu ilerlemişliğini alıp yürüsün istiyorsun. Ah canım çok tatlısın… Bu cenahtaki kişiler için pek bir şey yapamıyoruz. Ya hayat kırıyor onların gereksiz öz güvenini ya da kendinden üstün görerek sevdiği insan…

Bir de diğer cenah var; çevresindeki bu tür insanlara katlananlar. Onlar da başkalarının karakterini orasından burasından çekiştirmesine ses etmeyerek, kişiliğini savunma gereği bile duymuyor. E o zaman ne oluyor? Gerekli sahiplenmeyi  görmeyen karakter basıyor istifayı! Bir süre sonra istese bile karakterinde değiştirilecek motivasyon kalmıyor.  Bu da bir tercih tabii, saygılar.

Peki, oradakiler ile buradakilerden birinin safını seçmek durumunda mıyız? E, zor tabi alışılmış düzende kendin olarak kalabilmek. Ama bir tadına varsanız su çok güzel.

Başa dönecek olursak, ki hayat döngüsünde bir anda başladığınız yerde bulabilirsiniz kendinizi, hayatın tadı renklerinde saklı. Bizlerdeki farklılık da o renklerdeki tonlamalarda. Ne başkasının ışıldamasını engelleyelim ne de kendi ara tonlarımızı yaşayamadan bu ömrü harcamayalım. Bırakın farklı olalım. Bırakın onay cümleleri değil, karşıt fikirlerle besleyelim sevdiğimizi, ailemizi, iş arkadaşımızı, artık yolumuza her kim çıkarsa. Belki karşımızdakinde gördüğümüz farklı bir ton bize karışır ve bambaşka bir ben buluruz kendimizde. Başı sonu olmayan, sürekli yenen ya da yenilenlerin olduğu dünyalarınızda ne kadar mutlusunuz?

Dürüst, empati kurabilen, saygılı, cesur ve sevgi dolu insanlar olabilmemiz dileğiyle… O zaman peşinde koştuğunuz hayat neşesinin içinizde nasıl da yeşerdiğini fark edebilirsiniz belki de. Hatta Şirinleri bile görebilirsiniz belki? 

 

OZELSEDA

“YüzleşME!”

 

Adam randevusuna yetişmek için hızlı adımlarla ilerliyordu. Ama çelişkili ruh hali kıyafetinden düşüncelerine kadar her zerresine yansımıştı. Çoğu şeyin olduğu gibi bunun da farkında değildi…  Özenle seçilmiş kıyafetlerini, isteksiz ve bıkkın mimikleri tamamlıyordu.  Kimliği hakkında ön fikir vermek istemediği zamanlar giydiği mavi kot pantolonunun üstüne, sıradan mavi bir gömlek geçirivermişti hemen. Saçlarını özenle şekillendirmiş, üstüne de önemli iş toplantılarında giydiği montunu giymişti. Dışarıdan hazırdı (!) Sadece söylediklerinden çözmek zorundaydı kadın artık Kenan’ı…

Zar zor bulduğu randevusuna gitmek için olabildiğince geç çıkmıştı evden.  Fakat bu gerçeği de kabullenmemişti.  Az önce kliniği arayıp gecikeceğini söylerken, kendi bile inanmıştı istem dışı geciktiğine. Çünkü inanmaya ihtiyacı vardı. Tam buydu aslında sıkıntısı. İhtiyacı olan şeyleri ve duyguları çok iyi tespit edebiliyor ama bunun temin etmek yerine öyleymiş gibi düşünüp inanmayı tercih ediyordu. Son zamanlarda yaşadıkları ve karşılaştıkları acı acı vurmuştu bunu yüzüne.  Ah “Selin neden nasıl çıktın karşıma? Tutturmuştum bir nağme sallana sallana yaşıyordum hayatı. Şimdi tüm paravanları kaldırdın hayatımdan ve artık çıplak hissediyorum. Sen de yoksun… Belki de olmaman bizim için daha iyi.”

Gelmişti kliniğin kapısına ve kalbi küt küt atıyordu. Hep yalnız insanların psikoloğa gittiğini savunmuştu bu zamana kadar. “Eğer derdini paylaşacağın arkadaşın yoksa gidersin psikoloğa arkadaş!” derdi hep bilmiş bilmiş. Sonra tekrar etti içinden: “Yapma bunu. Öyle ya da böyle bir karar verdin, geldin işte. Bak hala yargılıyorsun kararını”.

Sıcak gülümsemesiyle 25 yaşlarında bir kız karşıladı kendisini.  “Gelenlerin gerginliğini almak için gülümsemekten kızcağızın yüzü gerilmiş” diye geçirdi aklından.  Aklından hep olmadık zamanlarda olmadık cümleler geçerdi zaten. Ama onun mevzusu da buydu…

“Güleç kızımız” hemen aldı  Kenan’ı doktorun odasına. Bu kadar yoğun ve tanınmış olmasına rağmen, bekleme alanında kimse yoktu. Ne kadar planlı olduğunu fark etti doktorun.  “Merhaba” ritüelinin hemen arkasından yapıştırdı soruyu Kenan:” Ne kadar programlısınız. Biraz beklerim diye düşünmüştüm. Yoksa randevu aralarını dinlenmek için mi uzun tutuyorsunuz?“

Gülümseyerek: “Hayır. Ne kadar alışmışız değil mi hep kendimiz için bir şeyler yapmaya? Aslında buraya gelen insanlar iç dünyalarını, sorularını ve sorunlarını paylaşmak istediği için özen gösteriyorum diyelim. Kendisini rahat, huzurlu ve güvende hissetmeli buraya gelenler. Hem bazen sıkıntıların değeri de eş olmuyor. Bir başkası ile burada sohbet ederken, daha fazla dert edinebiliyor insanlar. Bunun gibi sebepler işte…” doktorun samimi ve düşünceli oluşu Kenan’ı da rahatlattı.

Psikolog 35 yaşlarında duyguları mimiklerinden pek belli olmayan ama etrafına sıcak enerji yayan bir kadındı.  45 dakikalık bir tanışma seansının sonlarına doğru Kenan artık yokuş aşağı anlatmaya başlamıştı, kafasında kaos yaratan tüm düşünceleri. Ve elbette konu bir yerinden hatta birçok yerinden son yaşadığı ilişkiye bağlanıyordu. Gerçi son bir aydır, özellikle ayrıldıklarından beri, konuların birçok yeri son yaşadığı ilişkiye bağlanıyordu. Kenan’a konuşma, fikirlerini söyleme hatta dinleme hakkı bile vermeden çekip gitmişti hayatından Aslı. Çok kızgındı. Ruhunu öylece ortada ve hazırlıksız bırakmıştı.

“Hep aynı soru kafamda. Ben ona çok değer verdim. Elimden gelen her şeyi yaptım. Tabi,  belki yanlışlar da yaptım ama gerçekten elimden gelen her şeyi yaptım. Neden, neden bu kadar değersiz karşılandı yaptıklarım? Sorun neydi bilmiyorum ve bu soruların cevabını bulamadan hayatıma güçlükle devam edebiliyorum. Çevremdekilerle de artık konuşamıyorum.  Her şeyden önce kendim utanıyorum. Koskoca adam hala neye takık demesinler diye… Derdim deli gibi aşık olmak değil, anlaşılamamak sanırım. “

Doktor bir süre baktı adamın yaşadığı kaosa uzaktan ve nihayet sonunda tespitini söylemek adına kesti Kenan’ın sözünü: “Peki şöyle yapalım o halde. Bir daha ki randevumuza kadar sen de ben de biraz düşünelim, “her şeyi düşünmemek”  üstüne. Ama senin özellikle şuna odaklanmanı istiyorum; hep onun için yaptıklarından bahsettin, oysa günümüzde “Yeşilçam” aşkları kalmadı maalesef. Bir insanı sana bağlayan ve takdirini kazandıran, onun için yaptıkların değil de yapmadıklarınsa? Onun için elinden geleni ya da daha fazlasını yapmamaksa kıymetli olan?”

Kocaman bir soru işareti atmıştı kadın adamın yüreğine ve bu soru kalan tüm soru işaretlerini bastırmıştı acı acı…

OZELSEDA

Güçlü Olmanın Güçsüzlüğü

Biraz karmaşık başladım değil mi? Aynen kafam da öyle bu sıralar… Çevremdeki herkes her sıkıntımda, her çıkmazımda ne kadar güçlü olduğumu dile getirirler. Oysa ki güç nedir? Tercih mi edilir yoksa zorunda mı kalınır? Bunun bilirkişisi kim? Ya da nasıl bir insan “ben de böyleyim güçsüzüm” diyerek nefes almaya devam edebilir hayata? Fare gibi; herkesten, her şeyden, her sorumluluktan kaçmayı size bu kadar ustaca kim öğretti?

Ha birde sen güçlü durdukça nasılsa sarsılmaz sanıp, daha çok yüklenenler oluyor ya en çok da bu adaletine hastayım dünyanın.  Sadece bir kadın olarak söylemiyorum bunu. Erkek için de öyle! (Erkek kadın diye başkalaştırmak kendi içinde bir hata ya o da ayrı.) Eğer sürekli alttan alan yahut kadının her kötü anında dağ gibi duran biriyseniz, güçsüzüm deme lüksünüz olmuyor bir zaman sonra.

Çünkü erkeksinizdir ve yıkılmaz olmanız gerekir.

Çünkü kadınsınızdır ve sonsuz şefkate, affediciliğe sahip olmanız gerekir.

Size ne rol biçildiyse o! Aksini yaparsanız bulunuverir birkaç sıfat itinayla…

Hele birde bu güçlü duruşu sergilemek için özen gösteren bir insansanız o zaman bu sizin gerekliliğiniz oluyor kısa bir süre sonra. Oysa belki de sorumluluklarınızdan kaçmayıp, üstesinden en iyi şekilde gelmeye çalışmışsınızdır sadece. Kripton değildir de memleketiniz, mızmızlanmayı seçmemişinizdir sadece. Hem hiç birimiz süper değiliz, eğer öyle bir kavram varsa tabi. Bazıları kendi kararlarından, gerçeklerinden ve sorumluluklarından kaçar diğerleri ise sıkı sıkıya bağlanır onlara, hayata tutunur gibi… Aradaki tek fark bu!

Sizin çevrenizdeki hiç kimse de, siz de mükemmel değilsiniz. Kendi güçsüzlüklerinizi başkalarının mecburiyetleri haline getirmeyin. Eğer bu yazıyı içiniz yanarak okuyorsanız siz güçlü(!) durmaya çalışanlardansınız demektir. Bırakın yahu, herkes kendi çerini çöpünü toplasın. Sırf yapabiliyorsunuz diye yapmak zorunda değilsiniz hiçbir şeyi!

Unutmayın önemli olan düşmek değil, düştüğünde kalkabilmektir her seferinde. İsterseniz küçük düşün, isterseniz zayıf düşün, isterseniz beş parasız yollara düşün. Lakin  kimseyi aşağıya çekmeden hatta adımlarınızın vebalini kimseye yüklemeden kalkabiliyorsanız, işte o zaman güçlüsünüz demektir. Ama bu yine de başkasının güçsüzlüğünü çekmek zorundasınız anlamına gelmiyor…

OZELSEDA

2018’in Pembe Bulutları ve Dileklerimiz!

 

Planlamadan da olsa 2018’in ilk ışıklarını az önce elimde kahvemle karşıladım.  Karşımda pembeyle morun dansı, martılar uçmanın tadını çıkarıyor. Resmen “an”a hapsolasım var:) Bir dinginlik hali, bir tat alma hevesi hâkim bünyede…

Bazılarımız sevdikleriyle, bazıları sevemedikleriyle, kimimiz yalnız, kimimiz tek başına ve huzurlu… Hepimiz içinde bulunduğumuz ortam ne olursa olsun, o gece ümitlerimizi bir balona bağlayıp gökyüzüne saldık!

Ben mi? Ümit etme azmimi, yaşam sevincimi yok eden herkesi üfledim gitti… Sevdiklerimin sağlıklı olmasını ve ulaşılabilir olmasını, verdiğim emeklerin hakkını bulmasını, en başta çocuklar olmak üzere hayal etme ve gülme yetimizi kaybetmememizi diledim.  E, bir iki de özel dilek de oldu tabi. (Allah’ım sen konuyu biliyorsun, amin;)

2018 yılında sizin için dileğim ise: 

Bir kere şu “Asla” ve “ben böyleyim”, “bu zamana kadar hep böyle oldu” kelimelerini cümle içinde kullanmaktan vazgeçin.  Zira yaşanabilecek güzel dakikaları da baltalar bu kelimeler. Etrafta “özgürlük” nidalarının kol gezdiği yıllarda kendini sınırlamaktan başka bir işe yaramaz bu kelamlar.

Mesela bir klişe dilek: “Hep mutlu olalım!” O kadar ziyan edilmiş bir dilek hakkı ki sorma. Kullanmasan ayrı dert kullansan ayrı dert. Arkadaş o zaman sıkılırsın yahu! Anlamazsın mutluluğun hazzını…

Ben ağlamayın demiyorum mesela! Sevinçten ağlayın, yediğiniz biberin acısından ağlayın. Boş verin yahu canınız yandığından ağlayın. Ağlamak güzeldir. O da bir duygunun yansımasıdır. Lakin canınız çektiği için gözyaşı dökün.  Suyunu çıkarıp melankoliye bağlamayın. Arada içinizden çok gelince tutmayın utanmayın manasında söyledim sadece. Kahkahalarınız hakim olsun hayatınıza 🙂

En önemlisi canlar değişimden korkmayın. Öyle “insanlar değişmez, daha iyi yalan söyler” laflarına da kanmayın. İnsanlar değişmek istemez. İstemediği her şey için de üşenmeden bir kılıf bulur! Lakin insanoğlunun isteyip de yapamayacağı bir şey yok dünyada. Bak gün doğuyor, gün bitiyor. Aylar yıllara çanak tutup nasıl da geçiyor…

Her şey değişiyor da biz yahut bizim hayatımız neden stabil kalsın? 

Ben de yaşadığım yılların tecrübelerine ve 33 seneme duyduğum saygıya dayanarak, hatta karşımda duran pembe bulutlardan da umut alarak, güç alarak; hayatımı bundan sonra daha cesur ve leziz, kahkahalarla bezenmiş bir şekilde yaşamaya karar veriyorum! En azından bunun için çabalamaya…

Kendinize ve yaşanmışlıklarınıza, hatalarınıza ya da korkularınıza sığınmayın, sığınmayalım! Onları bir kabul edin.  Şimdi de alalım yeni olan her şeyin verdiği heyecanı hayatımızın odağına ve basalım marşa.

2018’in pembe bulutları güzellikler getir her birimizin hayatına ve var olan güzellikleri görmemizi engelleme olur mu 🙂 ? (Bunu o an bulutlara bakarak da diledim hepimiz için)

OZELSEDA

Bulutlar Ülkesi / Masal

 

Zamanın ötesinde, mekânın dışında ve bulutların üstünde saklı bir şehir varmış. “Bulutlar Ülkesi” adından ve yerinden de belli olacağı gibi; beyazı, saflığı, mutluluğu barındırıyormuş. Bu ülkede yaşayanlar Dünya üzerinde olup biteni yukarılardan bir yerlerden izleyebilirlermiş.  Lakin ziyaret etmeleri Kral Koço zamanında yıllar evvel yasaklanmış.

Kral Koço uzunca bir süredir Bulutlar Ülkesinin lideriymiş. Burada yaşayan insanların ömrü, Dünyada yaşayanlara göre çok daha uzun oluyormuş. Çünkü mutluluk sağlıklı ve uzun bir ömrün en önemli şartıdır…

Huzur ve sakinlik bu şehrin havasına, suyuna işlemiş sanki… Her sabah aldığı ilk nefeste doluverirmiş insanın ciğerine. Bu huzur ve dengeyi bozmamak adına yasaklamış Kral da yeryüzüne ziyaretleri. Zaten halk da pek hevesli değilmiş mutluluğunu bozmaya.

Gel zaman git zaman Kral Koço’nun oğlu büyümüş ve gelmiş 17 yaşına. Neredeyse tüm çocukluğunu yeryüzünde olup biteni izleyerek ve oradaki hareketli hayatı merak ederek geçirmiş.  Şimdi de yeni yaşının dilek hakkını Dünya’ya yapacağı bir ziyaret olarak kullanmaya kararlıymış. Lakin bunu dile getirdiğinde sinirden yeri göğü inletmiş babası. “Bu asla mümkün olamaz! Konu burada kapanmıştır!” diyerek terk etmiş oldukları yeri.  Oysa anlatamamış bile delikanlı tam olarak gönlünden geçeni. 2 günlük bir müsadeymiş hepi topu istediği. Hem babası da neden olmaz niçin olmaz, açıklama gereği bile duymamış kendisine.

Sabaha karşı vermiş kararını, atlamış kendi gibi genç ejderhasının sırtına ve koyulmuş yola. Yeryüzüne vardığında kalbi küt küt atıyormuş heyecandan. Yemyeşil bir sahil kenarı karşılamış delikanlıyı. Tam da hayal ettiği gibiymiş gördüğü renkler.  Telaşla sağa sola koşuşturmakta olan insanları fark etmiş daha sonra. Hevesle konuşmak ve keşfetmek istemiş.  Lakin insanlar ya tamamen kendileri ile meşgul yahut genel bir acelecilik içindeymiş. Yine de toplamış cesaretini ve yanaşmış bir ikisine. Korkuları ve endişeleri öyle kaplamış ki zihinlerini önyargısız yaklaşamıyorlarmış tanımadıklarına. Çok üzülmüş delikanlı. İlk vardığında duyduğu heyecanın yerini bir ufak hayal kırıklığı almış.  Sonra bir bakmış etrafına hayvanlar yaklaşmış. Kuşlarla, kedilerle ve köpeklerle zaman geçirmeye başlamış. Epey mutlu olmuş yine. Biraz daha dolaşarak hayvanlarla iletişim kurmaya karar vermiş.  Bir kısmının korkarak yanına yanaşmadığını fark etmiş. Öğrenmiş insanoğlunun onlara yaptıkları eziyeti ve neşesinin yerini hüzün kaplamış tekrar.

Gitmeden evvel en çok istediği şeylerden birini daha denemeye karar vermiş ve  “Sahilde oturup denizin eşsiz maviliği ve sakinleştirici dalga sesiyle zaman geçirmek güzel olacak, evet! Hem su iyidir, iyi” demiş ve başlamış seyreylemeye manası büyük maviliği… Kısa zamanda huzur kaplamış tekrar içini.  Bakmış vakit epey geç oldu. Babasını daha fazla meraklandırmadan evine dönmeye karar vermiş.  Tam kalkarken denizde yüzen şeyleri fark etmiş. Denizde yüzen çöpleri, atıkları görmüş. İnanamamış gördüklerine ve çok sinirlenmiş Dünyalılara! Derhal dönmüş ülkesine.

Kral Koço tahtında bekliyormuş ve fark etmiş oğlunun yüzündeki hayal kırıklığını.

Koço: “Şimdi anladın mı neden Dünyaya gitmeyi yasakladığımı? Dünya eşsiz bir ahenk ve güzelliğe sahip… Her canlının keşfetmesi gerek bir yer. Ama insanoğlu daha çoğunu, en iyisini isterken, sahip olduğu güzelliklerin değerini yok ediyor. Keşfetmeyi sahip olmak zannediyor. Buna şahit ve farkında olmak ise son derece üzücü! Anlıyorum neler hissettiğini.” demiş.

Babasının söylediklerine hak vermiş delikanlı. Bir süre daha aklından atamamış gördüklerini. Anlatamamış da hiç kimseye.  Ve düşünmeye başlamış: “Acaba ne olsa fark ederler ellerindeki güzel yaşam şansını?”

Diğer Masallar:

Sanatçı Kaptan / masal

Derin ve Mavi / Masal

 

 

OZELSEDA