Neşeliysen Neşeli Kal!

 

Bundan 3- 4 ay önce “Güçlü Olmanın Güçsüzlüğü” isimli yazımı yayınlamıştım. Tarihi tam olarak bilmiyorum çünkü son iki aydır hayatı, zamanı, not edecek kadar değerli bulmuyorum sanırım. Hep bir kulaç atma çabası… Neyse bu başka bir konu.

O yazıyı yazdığımda hayatımın 7 yıllık kuluçka dönemi çatlak vermeye başlamıştı. Şimdi de o süreç son sürat devam ediyor. Şimdi size yeni farkındalığımı anlatıyorum gençler hazır mısınız? Bilenler anlatmasın ama 🙁 Çevrece neşeleri kıskanılan insanların, hüznünün ağırlığını bildiniz mi siz? Aslında gece akıttıkları gözyaşları mevzusuna girmeyeceğim. “Neşeliysen neşeli kal” laneti diyelim.

Ortamın neşeli insanıysan ya da çevreye nazaran daha gülmeye düşkünsen, nötr durman olay olur. Başlar peşi sıra:” Hayırdır? İyi misin?”, “Canım senin moralin mi bozuk?” gibi, masum ama niyetine ters sorular. Gayet iyisindir ve bir an kendinden şüphe ederek yanıtlarsın “İyiyim” diye lakin bu kısır döngü soru zincirlemesi birkaç kez tekrarlanır ve canın en nihayetinde duruma da olsa sıkılır. Geldiğin yerde da kendini: “İyi misin?”, “Bilmem iyi miyim? Bu kadar emin olduğuna göre değilim herhalde…” noktasında bulursun 🙂

Hakikaten canın bir şeye, hiçbir şeye yahut her şeye sıkılmış olabilir. Çünkü aşırı şarj da bir yerde deşarj gerektirir. Öyle değil mi?   “Güçlü Olmanın Güçsüzlüğü”yazımda da bahsettiğim gibi neşeli olmayan yanlarını olabildiğince topluluk içinde yaşamaktan hoşlanmıyorsundur. Fakat kısa bir süreliğine de olsa gücün kalmamıştır hüznünü gizlemeye. Ya da canın istemiyordur neşeli bakmak o gün hayata. Hepsi insana ait, insana dair durumlar aslında.

Demem o ki, neşeli olmak bir süre sonra yapışıverir üstüne, insanlar yanına gelirken bile o gün güzel bir gün geçireceklerine emin gelirler. Şimdi “Aman Seda derdin neşeli bilinmek, eğlenceli kabul edilmek mi?” diyeceksiniz. Yok işte, derdim; derdim olduğunda özgürce kendin olamamak. Ya da olduğum için sorgulanmak…

Ülke mutsuz insanlar topluluğu iken, kendine gülümseyecek sebepler yaratmaya çalışmak göze batıyordur belki de. Ama ben son uyguladığım yöntemi paylaşayım sizinle; yanınızda sizden daha mutsuz bireyler bulundurmayın. Seçici olun. Siz neşeli olamadığınızda yedek kulübesinden hayata dalıp sizi taşıyabilecek insanları gülümsetin. Sizi zor bir dönem yaşadınız diye sorgulayan, yargılayan insanlardan uzak durmaya çalışın. Ki yeniden ayağa kalkarken tecrübe ettiğiniz güvensizlikler sizi aşağıya çekmesin. Ben ettim siz etmeyin tavsiyelerinden bu da 🙂

Çünkü: “– O palyaço var ya… O benim işte…”

Şaka şaka:)

( O palyaço’nun hikayesini bilmeyenler bir zahmet Google’a soruversin) Üşeniyorsanız yorum butonundan yazın ben size yazarım buradan okursunuz:)

Hadi iyi oyunlar…

 OZELSEDA

 

“YüzleşME!”

 

Adam randevusuna yetişmek için hızlı adımlarla ilerliyordu. Ama çelişkili ruh hali kıyafetinden düşüncelerine kadar her zerresine yansımıştı. Çoğu şeyin olduğu gibi bunun da farkında değildi…  Özenle seçilmiş kıyafetlerini, isteksiz ve bıkkın mimikleri tamamlıyordu.  Kimliği hakkında ön fikir vermek istemediği zamanlar giydiği mavi kot pantolonunun üstüne, sıradan mavi bir gömlek geçirivermişti hemen. Saçlarını özenle şekillendirmiş, üstüne de önemli iş toplantılarında giydiği montunu giymişti. Dışarıdan hazırdı (!) Sadece söylediklerinden çözmek zorundaydı kadın artık Kenan’ı…

Zar zor bulduğu randevusuna gitmek için olabildiğince geç çıkmıştı evden.  Fakat bu gerçeği de kabullenmemişti.  Az önce kliniği arayıp gecikeceğini söylerken, kendi bile inanmıştı istem dışı geciktiğine. Çünkü inanmaya ihtiyacı vardı. Tam buydu aslında sıkıntısı. İhtiyacı olan şeyleri ve duyguları çok iyi tespit edebiliyor ama bunun temin etmek yerine öyleymiş gibi düşünüp inanmayı tercih ediyordu. Son zamanlarda yaşadıkları ve karşılaştıkları acı acı vurmuştu bunu yüzüne.  Ah “Selin neden nasıl çıktın karşıma? Tutturmuştum bir nağme sallana sallana yaşıyordum hayatı. Şimdi tüm paravanları kaldırdın hayatımdan ve artık çıplak hissediyorum. Sen de yoksun… Belki de olmaman bizim için daha iyi.”

Gelmişti kliniğin kapısına ve kalbi küt küt atıyordu. Hep yalnız insanların psikoloğa gittiğini savunmuştu bu zamana kadar. “Eğer derdini paylaşacağın arkadaşın yoksa gidersin psikoloğa arkadaş!” derdi hep bilmiş bilmiş. Sonra tekrar etti içinden: “Yapma bunu. Öyle ya da böyle bir karar verdin, geldin işte. Bak hala yargılıyorsun kararını”.

Sıcak gülümsemesiyle 25 yaşlarında bir kız karşıladı kendisini.  “Gelenlerin gerginliğini almak için gülümsemekten kızcağızın yüzü gerilmiş” diye geçirdi aklından.  Aklından hep olmadık zamanlarda olmadık cümleler geçerdi zaten. Ama onun mevzusu da buydu…

“Güleç kızımız” hemen aldı  Kenan’ı doktorun odasına. Bu kadar yoğun ve tanınmış olmasına rağmen, bekleme alanında kimse yoktu. Ne kadar planlı olduğunu fark etti doktorun.  “Merhaba” ritüelinin hemen arkasından yapıştırdı soruyu Kenan:” Ne kadar programlısınız. Biraz beklerim diye düşünmüştüm. Yoksa randevu aralarını dinlenmek için mi uzun tutuyorsunuz?“

Gülümseyerek: “Hayır. Ne kadar alışmışız değil mi hep kendimiz için bir şeyler yapmaya? Aslında buraya gelen insanlar iç dünyalarını, sorularını ve sorunlarını paylaşmak istediği için özen gösteriyorum diyelim. Kendisini rahat, huzurlu ve güvende hissetmeli buraya gelenler. Hem bazen sıkıntıların değeri de eş olmuyor. Bir başkası ile burada sohbet ederken, daha fazla dert edinebiliyor insanlar. Bunun gibi sebepler işte…” doktorun samimi ve düşünceli oluşu Kenan’ı da rahatlattı.

Psikolog 35 yaşlarında duyguları mimiklerinden pek belli olmayan ama etrafına sıcak enerji yayan bir kadındı.  45 dakikalık bir tanışma seansının sonlarına doğru Kenan artık yokuş aşağı anlatmaya başlamıştı, kafasında kaos yaratan tüm düşünceleri. Ve elbette konu bir yerinden hatta birçok yerinden son yaşadığı ilişkiye bağlanıyordu. Gerçi son bir aydır, özellikle ayrıldıklarından beri, konuların birçok yeri son yaşadığı ilişkiye bağlanıyordu. Kenan’a konuşma, fikirlerini söyleme hatta dinleme hakkı bile vermeden çekip gitmişti hayatından Aslı. Çok kızgındı. Ruhunu öylece ortada ve hazırlıksız bırakmıştı.

“Hep aynı soru kafamda. Ben ona çok değer verdim. Elimden gelen her şeyi yaptım. Tabi,  belki yanlışlar da yaptım ama gerçekten elimden gelen her şeyi yaptım. Neden, neden bu kadar değersiz karşılandı yaptıklarım? Sorun neydi bilmiyorum ve bu soruların cevabını bulamadan hayatıma güçlükle devam edebiliyorum. Çevremdekilerle de artık konuşamıyorum.  Her şeyden önce kendim utanıyorum. Koskoca adam hala neye takık demesinler diye… Derdim deli gibi aşık olmak değil, anlaşılamamak sanırım. “

Doktor bir süre baktı adamın yaşadığı kaosa uzaktan ve nihayet sonunda tespitini söylemek adına kesti Kenan’ın sözünü: “Peki şöyle yapalım o halde. Bir daha ki randevumuza kadar sen de ben de biraz düşünelim, “her şeyi düşünmemek”  üstüne. Ama senin özellikle şuna odaklanmanı istiyorum; hep onun için yaptıklarından bahsettin, oysa günümüzde “Yeşilçam” aşkları kalmadı maalesef. Bir insanı sana bağlayan ve takdirini kazandıran, onun için yaptıkların değil de yapmadıklarınsa? Onun için elinden geleni ya da daha fazlasını yapmamaksa kıymetli olan?”

Kocaman bir soru işareti atmıştı kadın adamın yüreğine ve bu soru kalan tüm soru işaretlerini bastırmıştı acı acı…

OZELSEDA

2018’in Pembe Bulutları ve Dileklerimiz!

 

Planlamadan da olsa 2018’in ilk ışıklarını az önce elimde kahvemle karşıladım.  Karşımda pembeyle morun dansı, martılar uçmanın tadını çıkarıyor. Resmen “an”a hapsolasım var:) Bir dinginlik hali, bir tat alma hevesi hâkim bünyede…

Bazılarımız sevdikleriyle, bazıları sevemedikleriyle, kimimiz yalnız, kimimiz tek başına ve huzurlu… Hepimiz içinde bulunduğumuz ortam ne olursa olsun, o gece ümitlerimizi bir balona bağlayıp gökyüzüne saldık!

Ben mi? Ümit etme azmimi, yaşam sevincimi yok eden herkesi üfledim gitti… Sevdiklerimin sağlıklı olmasını ve ulaşılabilir olmasını, verdiğim emeklerin hakkını bulmasını, en başta çocuklar olmak üzere hayal etme ve gülme yetimizi kaybetmememizi diledim.  E, bir iki de özel dilek de oldu tabi. (Allah’ım sen konuyu biliyorsun, amin;)

2018 yılında sizin için dileğim ise: 

Bir kere şu “Asla” ve “ben böyleyim”, “bu zamana kadar hep böyle oldu” kelimelerini cümle içinde kullanmaktan vazgeçin.  Zira yaşanabilecek güzel dakikaları da baltalar bu kelimeler. Etrafta “özgürlük” nidalarının kol gezdiği yıllarda kendini sınırlamaktan başka bir işe yaramaz bu kelamlar.

Mesela bir klişe dilek: “Hep mutlu olalım!” O kadar ziyan edilmiş bir dilek hakkı ki sorma. Kullanmasan ayrı dert kullansan ayrı dert. Arkadaş o zaman sıkılırsın yahu! Anlamazsın mutluluğun hazzını…

Ben ağlamayın demiyorum mesela! Sevinçten ağlayın, yediğiniz biberin acısından ağlayın. Boş verin yahu canınız yandığından ağlayın. Ağlamak güzeldir. O da bir duygunun yansımasıdır. Lakin canınız çektiği için gözyaşı dökün.  Suyunu çıkarıp melankoliye bağlamayın. Arada içinizden çok gelince tutmayın utanmayın manasında söyledim sadece. Kahkahalarınız hakim olsun hayatınıza 🙂

En önemlisi canlar değişimden korkmayın. Öyle “insanlar değişmez, daha iyi yalan söyler” laflarına da kanmayın. İnsanlar değişmek istemez. İstemediği her şey için de üşenmeden bir kılıf bulur! Lakin insanoğlunun isteyip de yapamayacağı bir şey yok dünyada. Bak gün doğuyor, gün bitiyor. Aylar yıllara çanak tutup nasıl da geçiyor…

Her şey değişiyor da biz yahut bizim hayatımız neden stabil kalsın? 

Ben de yaşadığım yılların tecrübelerine ve 33 seneme duyduğum saygıya dayanarak, hatta karşımda duran pembe bulutlardan da umut alarak, güç alarak; hayatımı bundan sonra daha cesur ve leziz, kahkahalarla bezenmiş bir şekilde yaşamaya karar veriyorum! En azından bunun için çabalamaya…

Kendinize ve yaşanmışlıklarınıza, hatalarınıza ya da korkularınıza sığınmayın, sığınmayalım! Onları bir kabul edin.  Şimdi de alalım yeni olan her şeyin verdiği heyecanı hayatımızın odağına ve basalım marşa.

2018’in pembe bulutları güzellikler getir her birimizin hayatına ve var olan güzellikleri görmemizi engelleme olur mu 🙂 ? (Bunu o an bulutlara bakarak da diledim hepimiz için)

OZELSEDA

Vegan Olamamanın Ağır Yükü!

 

Uyarı: Aşağıda yazılan davranış biçimlerini sergilemeyen bir Vegansanız, boşu boşuna üstünüze alınıp savunma yapmayın. Sözüm bu davranış biçimini sergileyenlere.

Şimdi konumuza dönebiliriz. Eğer diğer yazılarımı okuduysanız, saygı konusuna ne kadar önem verdiğimi sezmişsinizdir. Yine bir saygı sınır aşımı sezdim hayatımızda. Seneler önceydi. O zamanlar vegan ve vejeteryan ifadelerini daha yeni yeni cümle içinde kurmaya başlamıştık. Hatta uzunca bir süre ikisinin farklı alt metinler taşıdığını kabul edemedik. Et obur çoğunluklu bir toplum olarak, bir insanın neden kendini bu kadar kısıtladığını(!) anlayamıyor ve et yemeyen yahut hiçbir hayvansal gıda tüketmeyen insanları acımasızca yargılıyorduk. Çünkü bizim doğrumuza göre mantıksız düşünüyorlardı.  Sucuklu yumurtaya asla hayır diyemeyen bir insan olarak benimde tercih etmediğim bir yaşam şekli açıkçası… Lakin kimin sindirim sistemini nasıl çalıştırdığı beni hiç ilgilendirmiyor.

Zamanla yıllar geçti vegan terimi cümlelerde altı dolu yer almaya başladı. Hatta bu yaşam şeklini özümseyenlerin yanında sadece farklı olmak adına vegan olanlar oldu. İnanmazsınız sevdiği insana yaranmak için vegan olan insanlar tanıdım. Sonuç; ilk kavgada alkol, sabaha karşı kokoreci ve istiklal marşı kapanış…

Şimdi son bir yıldır dikkatimi çeken ise tam tersi. Yıllarca acımasız bir şekilde eleştirilen bu arkadaşlarım şimdi gördüğüm her yerde vegan olmayanları suçluyor. Hem de vakti zamanında ayrımcılığın en saçmasını yaşadıkları halde. Bakıyorum videolara paylaşımlara; yavruları annesinden ayırmakla, hayvan sevmemekle, bedenin işletim sistemine ihanet etmekle filan baya itham ediliyoruz. Yan yana iken de yoğurt bile yeseniz bir kınayan bakış var üstünüzde. Ne gerek var? Ben yiyorum, sen yemiyorsun. Ben sana zorla yedirmeye çalışmamalıyım, sen de beni seçimim için yargılamamalısın.  Sonuçta ben de kürkleri, dişleri, vb. için hayvanları keselim demiyorum! Hali hazırda satılıyor alıyor, yiyorum.

Konu her ne olursa olsun ayrımcı fikirlere maruz kalmış insanların, ötekileştirme yoluna gitmelerini pek sindiremiyorum. Çünkü adı üstünde farklı olanı seçtin. Senin daha iyi anlaman lazım… Şey gibi düşünün, genellikle daha az yaramaz çocuğa kızıp, çocuk isyan ettiğinde de “Çocuğum o anlamıyor, sen uslusun, sen zekisin ondan sana söylüyorum. İdare et!” açıklamasını yapan ebeveyn gibi.  Siz daha iyi anlarsınız “saygı duyulmanın” ne kadar mühim olduğunu 😉

Sonuç: Lütfen insanları seçimlerinden dolayı ötekileştirmeyin. Ayrıca başkalarını etkileyen bir durum söz konusu değilse, herkesin doğrusu kendine… Önüm, arkam, sağım, solum sobe!

 

OZELSEDA

Ben Yuvamı Özledim!

 

 

Zaman zaman hepimiz zor katlanmıyor muyuz hayata? Tüm mantıklı yanımızı nadasa yatırıp, 3 yaşında bir çocuk inandırıcılığında serzeniriz içinde bulunduğumuz duruma, zamana… Yok, bu yazı pesimist bir noktaya gitmeyecek. Ama mesele “özelhaller” ise bu da bir hal işte. Her yaşadığımız anda olduğu gibi, bunu da keyifle selamlamak mevzu.

Zor geliyor bugünlerde her şey bana vesselam. Uyumak zor geliyor. Ya uyuyamıyorum ya da uyuyacak zaman bulamıyorum. Sonra o sabah uyanmaları yok mu? Uyanmak ayrı bir külfet, işin olmadığında uyuyamamak sanki bir lanet.Spor yapmak zor, yemek yemek zor, hep zor ve mütemadiyen zor. 

Neden mi yazının başlığı “Yuvamı özledim”? Geçen gün bir dostumla hoşsohbet susarken, “Yuvamı özledim” deyiverdim bir anda. Sonra o “Bu ne demek şimdi?” demek yerine: “Her nerede yaşıyorsan, yuvan seninle her yerde. Nerede sen olabiliyorsan, güvende, huzurlu ve mutlu hissediyorsan, orası…” dedi. Sorun şuydu demek ki, bu aralar hiçbir yeri yuvam hissedemiyorum. Hiç kimseyi candan göremiyorum ve bende olamıyorum. “Öyle olsa” diyorum yine kendim kendime, “sürekli kendini anlatmaya çalışmazsın”.

 

Tabii sağ olsun ülkemizin jeopolitik durumunun da bu konu ile çok alakası var. Yurdum insanının her yönden şirazesi şaşmış! Çarpıtılan durumlar, yanlış anlaşılan haller olarak, çok sık vurabiliyor yüzüne.Derken, hop yine yanıyor beyin. 

Onun için tek balkon, tek oda özgürlüğümde gerçek sandıklarıma ah vah ederek yatıyorum, kalkıyorum ve yaşıyorum. Ama mecburen dünyamdan çıktığımda ya da bir fotoğrafa rast geldiğimde, bir çift göze inanmaya ihtiyacım olduğunda, belki de metrobüs kalabalığında “müsadenizle” derken, yediğim omuzda acıyor içim yana yana ve ben evimi özlüyorum, son bir kaç senedir nerede olduğunu bilmediğim evimi… Ve eski içten gülen gözlerimi…

Selamlar…

OZELSEDA

Yaşamlarımızdaki Filitreler?

 

Gittikçe yüzdeleri artan mobil uygulama kullanım oranlarına muhalefet paylaşım tartışmaları hayatımızda. Bir kesim çılgınlar gibi paylaşım yaparken, diğerleri bu ortamlarda izleyici kalarak eleştiri hakkını saklı tutuyor. Lakin sosyal ortamlarda var olmaya da devam ediyor. Bu ne yaman çelişki annem! Ne kadarını paylaşman gerekiyor hayatının? Hangi birim paylaşım tamam, hangi birim devam? Bunun tek bir cevabı var aslen; paşa gönlünün dilediği kadar! Sana fazla geliyorsa gördüklerin takip etmezsin olur biter! Ama karmaşıklaştırmayı, konuşmayı, eleştirmeyi pek bir seviyoruz azizim. Fakat sadece başkalarını yaşam, hayat ve tavırları üzerine… Ben mi? Benim sınırlarım da hesaplarımda aşikâr… Sadece herkese saygı duymayı tercih ediyorum.

 

Benim aklıma takılan aslen farklı bir soru.  Mutlu anları paylaşınca bir şey olmuyor da birinin mutsuz bir anını gördük mü niçin kınıyoruz? Hemen yargı mekanizmamız devreye giriyor ve kırıyor kalemi. “Melankolik!”, “Pesimist!” vb. yargılarımızı yığıyoruz hemen kişinin üstüne.

Sanırım güçsüz yanımızı kendimize saklamak adına paylaşmıyoruz biz de mutsuz anlarımızı. Hatta çevremizdekilere de göstermemeye çalışıyoruz. Sıkıntılarımızı çözmemek bile olsa işin ucunda, kendimizden bile saklamayı yeğliyoruz çoğu zaman bazı duygularımızı. Cümlelerimiz var kendimize kurmamız gereken. Hayatlarımızla değişen dünya düzeni el ele verip, ruhlarımızı ve duygularımızı dijitalliğe boğarken, içinde bulunduğumuz yüzyıl ise, işle hayatı birbirine harmanlıyor. Sonuç dijitalleşen boş bedenler.

Mesele sadece yaşamdaki zamanı doldurmaksa, her birimiz pek bir başarılıyız. Ama benim aklıma hayat denilince savaşmak, çözmek, sancı çekmek ve sonrasında gelen haklı mutluluğun tadını çıkarmak var. O sebeple soruyorum size; “Yaşanan duygularınızı yahut yaşamlarınızı kendinize bile güzel gösteren bir filtre var mı?”. Cevabını bilmiyorsanız, yaşayın; kaçmadan, sorgulayarak ve tadını çıkararak. Kalan anları da paylaşmak isterseniz, sizin hayatınız sizin kararınız!

OZELSEDA

Satürn ve Merkür’ün Yaşamlarımız Üzerindeki Dansı!

 

Satürn müdür ya da misafir olduğu oğlak mıdır bunun sebebi bilemem ama hakikaten büyük bir değişimden geçiyorum. Tesadüf bu ya, Amerika’da yaşayan kuzenimin gelişi tam da bu doğum sancılarına rast geldi. Kendimde hallettiğimi sandığım birçok hayatı zorlaştıran şey, tekrar karşıma çıktı. Aynı Türk filmlerinde dayak yiyip yiyip, tekrar ayağa kalkan Yeşilçam emekçileri gibi… 🙂

Tam da bu yüzleşmelerin ortasında halıdan kazıdı beni kendisi. Konumuza dönersek, Astrolojiyle yakından ilgilenir kendisi… Onunla beraber astroloji gündemi okumaya başladıkça, tüm suçlunun gezegenlerin şakalaşması olduğuna kanaat getirdim. Satürn denemiş zorlamış bunca sene meğerse. E, şimdi? Şimdide bakacakmış son bir düzlük daha! Ders aldıysak ödüllendirecekmiş. Almadıysak, hop biraz daha ders verecekmiş.  Diğer yandan 84 Nisan ayı sonrası doğanlar bu sene altın çağını yaşayacakmış.  Aniden hayatları, işleri, evleri değişecekmiş.  Evet, bıktığım ve hepsinden aynı anda kurtulmak istediğim net şuan. Lakin şuan baktığım yerden on günde böyle bir değişim pek bir ütopik duruyor.

Tabi böyle hissetmemde en şakacı, en meşhur gezegen Merkür’ün parmağı olmaz mı? Var. Astrolojiyle ilgilenmeyenler bile bir tedirgin olur o geri gidince. Ve bildiniz şu an geri hareketinde kendisi.  Böyle olunca da fındık kadar beynim iyice karıştı. Gel de şimdi hayatını analiz edip ders çıkar. Sonra da ödülünü bekle ve sadece Yeniay’ın gerçekleşmesine 3 gün var.

En iyisi tüm inanışların ve inançların asıl vermek istediği şeyi ortak bir mesajla kabul etmek.

  • Fikirlerini hayatının değişmezleri haline getirme. “Ben kesinlikle bunu yapmam.” Deme!  İçinde bulunduğun şartlara göre düşün, analiz et ve karar ver.”
  • Mutsuz olduğun şey, yer ya da durumu değiştirmek için çaba harca.
  • Çalışmak en büyük motivasyondur. Çalış, üret ve işe yarar hisset. Bu her ne olursa olsun!
  • Bitmiş duygulara otopsiden vaz geç. Bitmeyenleri yahut yarım kalanları bir çırpıda silme. Elindekinin kıymetini bil. Yeni başlangıçlar yapmaktan korkma! En önemlisi yaşadığın ilişkinin hangi sınıfa girdiğine doğru karar vermeye çalış. İnsanlara da kendine de haksızlık etme!
  • Yaşadığın iyi ya da kötü şeylerden gereken dersleri almadan yoluna devam etme.

Biraz da böyle yaşayalım bakalım. Astroloji mi? Seviyorum takip etmeyi.  Fezada var olan her bir taneciğin ki burada Gezegenlerden bahsediyoruz, elbet gezegendeki diğer varlıklara etkisi vardır. Ama biz insanoğlu bunun ne kadarını bilip, yorum yapabiliriz. Bilemem bunu, hadsizlik olur. Kendi adıma 2018 yılı için öngörülenler dilerim gerçek olur.  Siz de okuyun bakın, objektif değerlendirin. Belki umutsuz bir anınızda size rehber olur. En kötüsü inanmadığınıza emin olursunuz fakat kendi kanaatinizle.

OZELSEDA

Kelebekler Vadisi

 

 

 

Benim en büyük zevkim gezmek sanırım. Ama öyle burada hangi

mekan açılmış, şurada fişmancayı çok güzel yapıyorlarmış cinsinden değil. Baya adım adım, hikaye hikaye gezmeyi seviyorum. Hatta mümkünse kara yolu ve özel araçla. Siz daha iyi bilenler nasıl diyor: Road Trip!

Uzun zamandır vuramamıştım kendimi yollara ve en sonunda oksijenim bu yaz tükendi. Daha fazla oksijen ve daha huzurlu hava sahası için ilk önüme çıkan festivale gitmek için koyuldum yola. Attım sırtıma bir çanta bir çadır bitti gitti. Festival Kelebekler Vadisindeydi. Gerçi benim festivalle pek bir işim yoktu. Gitmeden önce bir sürü negatif beyin yorumda bulundu. Yok, efendim eski hali çok güzelmiş, turistik ziyaretten tadı kaçmış falan filan.  Lakin asıl değerli olan benim fikrim. “Bence bu korku filmine gitme. Ben izledim çok korkunç değil ayrıca ben korku filmi sevmiyorum” demek kadar saçma ve gereksiz şartlı fikir beyanları.

Her neyse, daha tekneyle adaya giderken bile içimdeki özgür kadın ayaklanmaya başladı. Düşünsenize kara yoluyla ulaşılamayan hatta görmek için bile çaba sarf etmeniz gereken bir yer.  İki gün diye gittiğim Kelebekler Vadisinden tüm olumsuz şartlara rağmen 4 gün kalarak geri döndüm. O da köleliğe dönmem gerektiğinden. Şartlar neden olumsuzdu peki? Tabii ki insanoğlu… Sabah akşam oraya yığınla insan getirip, sonrasında arkalarında her seferinde pislik yığını bırakan tekneler ve Kelebekler Vadisinde yemek yenilen işletmenin, işletmeyi işletmeye pek hevesi olmayışı…

Peki, beni bağlayan neydi? Daha önce de gezdiğim vadiler oldu lakin bu vadide saklanmışlıkla özgürlük bir arada! Hem kimse seni bulamayacak gibi hem de istediğin zaman tüm dünyaya erişebilecekmişsin gibi. Tam yamaçtaki cafe&bar da ise sanırım 6 ay geçirebilirdim. Çadıra bile uyumak için değil, üstümü değiştirmek ve vadinin kuşlarının sabah selamlarını almaya gidiyordum şafak vakti. O ünlü şelaleye kadar çıkamadım açıkçası. Zaten belli bir yerden sonra yol bitmeden su bitiyor. Ama oraya gidiş yolundaki huzur denenmeye değerdi.  Şelaleye gitmeye çabalarken çektiğim videoları da paylaşacağım.

Sırf gündoğumu ve gün batımında yoga yapmak yahut sadece bu harikayı izlemek için bile şahane bir yer. Size tavsiyen herhangi bir aksiyonun(festival, parti) olmadığı bir zamanda gitmeniz. Ben yalnız gittim ve doğa beni tüm olumsuzluklardan soyutladı. Sabah vadiye bakan yüzde ötüşen kuşlar duyabileceğiniz en güzel melodilerden biri… Kendi yalnızlığında özgürlüğü yaşamak isteyenlere, biraz düşünmek ya da huzur bulmak isteyenlere mutlaka tavsiye ederim. Gidenler benim için de yamaçta bir soğuk kahve içsin ve maviyle yeşilin şahane resmini seyre koyulsunlar…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OZELSEDA