Aslolan Sessizlikteki Huzurdur

Huzur  deyince ne geliyor aklınıza? Mesela imgeleyelim; yeşiller içinde, göl kenarında belki bir hamakta kitap okumak nasıl? Yahut deniz kenarında bir ağaç gölgesinde, dalga sesleriyle dans etmek… Kimine göre konsepti değişse de aslında sonuç o “kendinle baş başa kalma anına” varır. Gürültülü, yani birden fazla düşüncenin var olduğu, ortamlar huzurlu bir seçenek sayılmaz çoğumuza göre ya da her  zaman tercih edilebilir olmaz diyelim.

Her neyse mecalimi anladınız. Bu yazıları takip ediyorsanız bakış açınız çok yönlü işleyebiliyor demektir 🙂 Şimdi ben diyorum ki aslında zor olanı sessizlikte yani kendinle baş başa kalma anında huzurlu kalabilmektir. Aksine, kalabalıklarda daha fazla susturabilir insan düşüncelerini.

Yatmadan önce yapılan günün swot analizi gibi düşün. Hani çoğumuz, ki zaten bu tezimi yaşayanlar bu sınıfa  giren deneme grubu, akşam yatarken bir z raporu alırız ya, ha işte o misal. Neden? Çünkü uykuya geçme anında ki o sessizlikte beyin özgürdür. Sessizlikte savurur özgürce biriktirdiklerini, söylemediklerini ya da senin günün içinde bastırdıklarını. Havada dönen o muhakeme cümleleri de bizi o gözden geçirme sürecine sürükler.

Kalabalıklarda ya da sesli ortamlarda arada kaynayabilir vicdani sorgulamalar. O sebepledir ki eğer sessizlikte huzurlu kalabilenlerden isen, şanslısın demektir. Ya etliye sütlüye bulaşmadan yaşamışsın hayatını ya da her yeni güne uyandığında tüm insani duygularını sıfırlayabilenlerdensin…

Yoksa bülbülü altın kafese koymuşlar, burada muhabbet edecek kimse yok demiş! İşte öyle bir şey.

Benim iç ses hiç susmuyor mesela:) Benim gibiyseniz ve kafanızda, hayat akarken bile fikir beyan eden bir geveze varsa; ya çok keşkeniz var demektir yahut gereksizce fazla çalışan vicdan ve empati mekanizmanız  vardır. O zaman da;  “Tebrikler! Delirdiniz veya üzeresiniz. 🙂

Mesela ben sağduyumu gereksiz çalıştıran biri olduğumdan düşüncesiz insanların yerine de düşünüyorum. Seda yorgun ama hale anlamsızca umutlu. Siz Seda gibi olmayı evde denemeyin 🙂

Hadi iyi oyunlar…

OZELSEDA

Dünü Unutma Lakin Asla Arkana Da Bakma!

 

Geçmişten getirdiklerinin yüküyle geleceği sırtlaması zordur insanın. Geçmiş ve geleceğin bendeki geçerli anlamını anlatmam gerekiyor öncelikle size. Gerçi gereklilik kavramını da oldum olası sevemedim. Neyse o da artık başka bir yazıya.

Şimdi konuya dönecek olursak, bana göre geçmiş; hatırlayabildiğimiz ya da istesek de unutamadığımız (!) bilinen geçmiş… Gelecek ise; yaşamadığımız ve ne yaşayacağımızı pratikte bilemediğimiz, ancak teoride fikir üretebildiğimiz. Peki, geleceği şimdiden düşünmek önemli mi? Elbette, ama hayati değil!

Önemli olan şimdi. İşte geleceğin bilinmeyeniyle geçmişin yaşanmışlıklarını olduğu gibi şimdiye taşırsak, aslında hayati olanı yani şimdiyi yaşamaya ne durumumuz  kalıyor ne de mecalimiz.

İnsanlar tanıdım; tüm bu kavramları, zamanı, oluşumu hatta varlığını sorgulayan… Bu karakterlerin çoğu kendini bir noktada hiçleştirebilen insanlardı.Sende bu yazdıklarımı en azından birkaç gece de olsa okuduysan, hayatı seyretmeyi değil de yaşamayı tercih edenlerdensin demektir.

Her düştüğünde tekrar ayağa kalkabilmenin verdiği özgüveni yaşamadan; yılmadan, coşmadan, susmadan ve anlatmadan geçen hayat, nafiledir fikrimce. 🙂

Birde sistemin; robotlaştırdıkları, susturdukları, pohpohladıkları, fazlaca konuşturdukları ve dinlemeyi bilmeyen karakterleri var.  Onlar oyunda olduğunu zannetse de ya tribünde ya da yedek kulübesinde yitirirler hayat şanslarını. Kendi arzularını kendilerine bile itiraf edemeyen, zorlamayan, konuşmayan, yüzleşmeyen sadece “doğru” (!) olanı yapmak için mutluluklarından, fark etmeden ödün veren insanlar; çağın mükemmel ama yalnız insanları, seyircileri…

Hayat oyununa odaklanabilmek ve oyunun aktif olarak içinde kalabilmek için geçmişte oyalanma ve geleceğe çok takılma derim. Bu anı yaşa saçmalığı değil bu söylediğim ama yaşadıklarından alman gerekenleri alıp kalanını bırakacaksın ki yükün ağır olmasın, gelecek ile ilgili ihtimalleri hep kenarda tutacaksın ama detaylandırmayacaksın. Çünkü geleceği şimdi yaşadığın anla şekillendirirsin; yaşayarak fakat düşünerek değil.  Şimdiyi iyi gör, resmin bütününe bak ve hamleni yap.  Denklem basit, mesele uygulayabilmekte 🙂

Çünkü çoğu zaman bilmek, yapabilmek anlamına gelmiyor  🙂
Hadi iyi oyunlar…

OZELSEDA

Sıkışmak!

Türkçe bence o kadar da basit bir dil değil. Ne öğrenmesi, ne de konuşması… Yazıldığı gibi de okunmaz mesela; “yapacağım” diye yazarsın ama “yapıcam” olarak söylersin. Diğer yandan bir kelimenin sürüyle eş anlamlısı var. Kullanıldığı yere hatta vurgulama biçimine göre farklı bir şey anlatabilirsin. “Sıkışmak” da öyle bir kelime işte! İnsanına göre durum ve duygusu değişiyor.

Kimi insanlar gördüm karakterinde sıkışmış, kimi insanlarsa zamanda! Ben zamanda sıkışanlardanım mesela… Eski zamanlarda sıkışmış ruhum. Yaşamımı sürdürdüğüm kabiliyetlerim zamanla yarışsada, ruhum epey temiz zamanlarda. Çocukluğuma olan bu tekrar edişim ise bu zamanda sevilmemi engelliyor sanırım. Sevgi dediysen bugün sev yarın unut değil. Ondan çok var. Rağmen sevebilenini bulmak zor. Hem arkadaş olarak hem yaren olarak… Eski zaman kalpleri lazım bana. Ancak sözünün eri, tutarlı ve temiz ruhlarla ilerleyebiliyorum.  Bu kötü mü? Evet! Her seferinde koca bir kalp kırıklığı ekleniyor yaşamıma. Lakin düşündüğünde karakterinde sıkışanlardan daha şanslıyım. Sen de insan ilişkilerinde sürekli kalbi kırılanlardansan yazının devamını okumak seni rahatlatacaktır.

Gelelim şimdi sana karakterinde sıkışan insan. Senin için haberlerim o kadar da iyi değil maalesef. Ama sen bunu fark edemeyecek kadar kendini önemsiyorsundur büyük ihtimalle! Karşılaştığım en “sıkışmış” insanlar karakterine kalın sınırlar çizenler. Genelde karar cümleleri “ben” ile başlar. Cümleler ise şu şekilde kehanet gösterir:”Ben asla ….. yapmam”, “Bana ….. renk yakışmıyor.”, “Düşüncem gelecekte de değişmeyecek.” yahut “Ben mi? Asla ….. konuşmaya bile gerek yok” gibi gibi… Kendi yaşamlarına ve karakterlerine yaptıkları bu haksızlık, mucizeleri yaşamalarına engel olur çünkü. Giyebileceği kıyafetler, tadabileceği lezzetler, insan ilişkileri hep sınırlı, hep bir kısır döngüdür. Ve tam da buradan gelir kişiliklerinde sıkışmışlıkları.

Eğer sen de güvenli alanlarından çıkmamak için kendini karakterinde ve geçmişinde sıkıştıranlardansan; bir  yerlerdeki en güzel lezzeti, çok başarılı olabileceğin bir işi ya da ruhuna iyi gelecek gerçekten sevebileceğin insanı kaçırabilirsin. Hem de sadece sıkışmışlıkların yüzünden!

Önemli olan güvenli limanlarda yaşamak mı? Yoksa, görebileceğin hasarları kolayca atlatabileceğin, dolu dolu bir hayat kurmak mı?
Hadi kimse duymuyor seni. Kendine itiraf et. Karakterinde sıkıştırdığın ömrün seni gün gelip ömrün kemale erdiğinde rahatsız etmeyecek mi? Yeniliğe, değişime açık ve hazır olmalıyız. Zaman öyle çabuk geçiyor ki…

Tadına varın hayatın, her duyguyu yaşamaya her tecrübeyi deneyimleye açık olun derim.

Ezcümle, “Sıkışmak neresinden bakarsanız bakın, iyi bir anlama gelmiyor hayat lügatında! “

OZELSEDA

Çalışmak! Peki Ne Uğruna?

Çalışmak güzeldir! İşleyen demir ışıldar. Çalışanı Allah sever. Hani şu Ağustos Böceği ile Karınca yok mu? Onun hikayesi mesela. Binlerce özlü söz ve hikaye sıralayabiliriz eminim kafa patlatsak. Lakin yine konunun özünden uzaklaşmış, amacımızı şaşmış oluruz. Ha gerçekten yahu amacımız neydi?

Bence hayatla ilgili asıl sıkıntımız da bu zaten! Bir şeyi, başka bir şeye ulaşmak için yapmaya başlıyoruz. Sonra o yaptığımız şeye kapılıp, varacağımız noktayı kaybediyoruz. Olaya kendimizi vermiyoruz arkadaşlar. Sonra gelsin kısır döngüler, birbirinin benzeri yaşanmışlıklar, sonunda tarifsiz ve derinden mutsuzluklar.

Konumuza tümden gelirsek, neden çalışıyoruz? Birçoğunuz okurken içinden, “para kazanmak için” diye yapıştırdı muhtemelen cevabı. Peki, o zaman neden para kazıyorsun? Hayatını idame ettirebilmek adına… Peki, sence yaşadığın bu hayat senin hayatın mı? Para kazanmaya öyle boğulmuşuz ki çoğumuzun hayalleri ya rafa kalkmış yahut vakumlu torbayla zor bulunacak bir yere sıkıştırılmış… Bünye de bir süre sonra “madem çalışmak için benim önceliklerimi geri plana atıyorsun, madem para kazanmak senin için bu kadar önemli bana maddi doyum sağlamazsan arıza çıkarırım” diyor. O zaman gelsin öğle arası internet alışverişleri, gitsin hafta sonu kalburüstü mekanlarda ödenen haz odaklı adisyonlar… Sonra bir gün gelince 60 yaşına ne o kıyafetler mutlu eder insanı, ne de gittiği lüks mekanlar…

Bizim bu beyaz yakalı köleler daha emeklilik yaşlarına gelmedi. Bu “anı düşün”, “kazan ve harca” gençliği büyüyüp, emekli olduğunda hallerini / hallerimizi çok merak ediyorum.

Bir de farklı taraftan bakalım.. İlk sorumuzun cevabını, “ben kendimi gerçekleştirmek, üretken (plaza dili = proaktif ) olabilmek adına çalışıyorum.” olarak verenlerde olmuştur. Güzel kardeşim elbette üretmek önemli. Ben de bütün gün yan gelip yatalım ya da çalışmayalım demiyorum. Çalışmanın amacından şaşmayalım, yaşayamadığımız her duygunun yerine mesai saatleri ile “mutluluk kaplama” yapmayalım diyorum! E, sen ne olacaksın peki emekli olunca? Hayatın boyunca gece gündüz demeden, kişisel haz ve zevklerini işe yorarak yaşadıktan sonra, elinden oyuncağın alınınca, ne yapacaksın? Zaman bulup çoluk çocuk yaptıysan ona saracaksın ya da bir işin kalmadığı için sıkıntıdan erken çökeceksin, ezcümle büyük bir boşluğa düşeceksin.

Hayatta sizi, ruhunuzu besleyen kişiler, uğraşlar olmalı! Ve bunları kendinizden değil ama araç olması gereken işinizden öncelikli tutmalısınız…

Hadi kendimden örnek vereyim. hayatımın 14 senesini sanat uğruna geçirip, daha çok üretebilmek adına kurumsal bir iş buldum. Para düşünmeyecek, kalan zamanımı üretmekle (sanat adına) geçirecektim. Ne oldu? Sarmal beni, debelenmelerime rağmen, içine aldı. Bari yazmaya devam edeyim dedim, bu siteyi açtım. Bu sefer yoğunluktan (!) yazılarımı yazamamaya başladım. Peki, baştaki amaç neydi?

Çalışmak neydi? Çalışmak üretmekti! Çalışmak hayatını devam ettirebilmekti, optimum haza en yakın şekilde! Çalışmak kendini gerçekleştirme yolunda atılan adımlardı. Bazı güzel insanlar vardı, fark etti gerçeği ve yollarını amaçlarına doğru yönlendirdiler. Beyaz yakalarının çamura bulanma riskini göze alıp, hayatlarını yeniden kurdular. Bazılarımız ise hala sanal gerçekliğinde, ben de dahil!  Yaşadığımız simülasyona sıkı sıkıya tutunmayı tercih ediyoruz.

Bir sabah geç uyanıp, sevdiklerimizle kahvaltı etmeyi es geçerek, çocuğumuza okuldan geldiğinde kapıyı açıp, sarılmak yerine ona alacağımız son moda ayakkabının parası için çalışarak, sevgilimizin bize  ihtiyacı olduğu bir anda onun gözlerine bakıp sarılmanın mutluluğunu belki de hiç tadamayarak, anne- babamızla bir akşamüstü çayında zaman geçiremeyerek harcıyoruz bu hayatı. Hem de istediğimiz hayatı yaşamak adına çalıştığımız tam zamanlı(!) işlerimizde es geçiyoruz hayallerimizi…

İronimize kurban!

OZELSEDA

 

Tonlar ve Tonlamalar

 

Nedir insanları farklı kılan? Haydi düşünelim! Farklı yemeleri, giymeleri, sevmeleri, eğlenmeleri… Yok, maalesef bu tam yanıt değil. Onlar birazcık sonu oluyor mevzunun. Ara tonlar ve hitaptaki tonlamalar bence doğru cevap.  Hepimizin renginin tonu farklı, kendimizi ifade ediş şeklimizde…

Oysa nasılda aynılaştırmaya çalışıyoruz çevremizdekileri, en çok da sevdiklerimizi. Benim gibi düşünsün, benim sevdiklerimi yesin, karşısına çıkanlara benim gibi tepki versin. O iş öyle olmuyor işte. Sen baya kendini arıyorsun insanlarda!  Yani kendin o kadar olmuşsun ki sana göre (!), herkes de senin bu ilerlemişliğini alıp yürüsün istiyorsun. Ah canım çok tatlısın… Bu cenahtaki kişiler için pek bir şey yapamıyoruz. Ya hayat kırıyor onların gereksiz öz güvenini ya da kendinden üstün görerek sevdiği insan…

Bir de diğer cenah var; çevresindeki bu tür insanlara katlananlar. Onlar da başkalarının karakterini orasından burasından çekiştirmesine ses etmeyerek, kişiliğini savunma gereği bile duymuyor. E o zaman ne oluyor? Gerekli sahiplenmeyi  görmeyen karakter basıyor istifayı! Bir süre sonra istese bile karakterinde değiştirilecek motivasyon kalmıyor.  Bu da bir tercih tabii, saygılar.

Peki, oradakiler ile buradakilerden birinin safını seçmek durumunda mıyız? E, zor tabi alışılmış düzende kendin olarak kalabilmek. Ama bir tadına varsanız su çok güzel.

Başa dönecek olursak, ki hayat döngüsünde bir anda başladığınız yerde bulabilirsiniz kendinizi, hayatın tadı renklerinde saklı. Bizlerdeki farklılık da o renklerdeki tonlamalarda. Ne başkasının ışıldamasını engelleyelim ne de kendi ara tonlarımızı yaşayamadan bu ömrü harcamayalım. Bırakın farklı olalım. Bırakın onay cümleleri değil, karşıt fikirlerle besleyelim sevdiğimizi, ailemizi, iş arkadaşımızı, artık yolumuza her kim çıkarsa. Belki karşımızdakinde gördüğümüz farklı bir ton bize karışır ve bambaşka bir ben buluruz kendimizde. Başı sonu olmayan, sürekli yenen ya da yenilenlerin olduğu dünyalarınızda ne kadar mutlusunuz?

Dürüst, empati kurabilen, saygılı, cesur ve sevgi dolu insanlar olabilmemiz dileğiyle… O zaman peşinde koştuğunuz hayat neşesinin içinizde nasıl da yeşerdiğini fark edebilirsiniz belki de. Hatta Şirinleri bile görebilirsiniz belki? 

 

OZELSEDA

Güçlü Olmanın Güçsüzlüğü

Biraz karmaşık başladım değil mi? Aynen kafam da öyle bu sıralar… Çevremdeki herkes her sıkıntımda, her çıkmazımda ne kadar güçlü olduğumu dile getirirler. Oysa ki güç nedir? Tercih mi edilir yoksa zorunda mı kalınır? Bunun bilirkişisi kim? Ya da nasıl bir insan “ben de böyleyim güçsüzüm” diyerek nefes almaya devam edebilir hayata? Fare gibi; herkesten, her şeyden, her sorumluluktan kaçmayı size bu kadar ustaca kim öğretti?

Ha birde sen güçlü durdukça nasılsa sarsılmaz sanıp, daha çok yüklenenler oluyor ya en çok da bu adaletine hastayım dünyanın.  Sadece bir kadın olarak söylemiyorum bunu. Erkek için de öyle! (Erkek kadın diye başkalaştırmak kendi içinde bir hata ya o da ayrı.) Eğer sürekli alttan alan yahut kadının her kötü anında dağ gibi duran biriyseniz, güçsüzüm deme lüksünüz olmuyor bir zaman sonra.

Çünkü erkeksinizdir ve yıkılmaz olmanız gerekir.

Çünkü kadınsınızdır ve sonsuz şefkate, affediciliğe sahip olmanız gerekir.

Size ne rol biçildiyse o! Aksini yaparsanız bulunuverir birkaç sıfat itinayla…

Hele birde bu güçlü duruşu sergilemek için özen gösteren bir insansanız o zaman bu sizin gerekliliğiniz oluyor kısa bir süre sonra. Oysa belki de sorumluluklarınızdan kaçmayıp, üstesinden en iyi şekilde gelmeye çalışmışsınızdır sadece. Kripton değildir de memleketiniz, mızmızlanmayı seçmemişinizdir sadece. Hem hiç birimiz süper değiliz, eğer öyle bir kavram varsa tabi. Bazıları kendi kararlarından, gerçeklerinden ve sorumluluklarından kaçar diğerleri ise sıkı sıkıya bağlanır onlara, hayata tutunur gibi… Aradaki tek fark bu!

Sizin çevrenizdeki hiç kimse de, siz de mükemmel değilsiniz. Kendi güçsüzlüklerinizi başkalarının mecburiyetleri haline getirmeyin. Eğer bu yazıyı içiniz yanarak okuyorsanız siz güçlü(!) durmaya çalışanlardansınız demektir. Bırakın yahu, herkes kendi çerini çöpünü toplasın. Sırf yapabiliyorsunuz diye yapmak zorunda değilsiniz hiçbir şeyi!

Unutmayın önemli olan düşmek değil, düştüğünde kalkabilmektir her seferinde. İsterseniz küçük düşün, isterseniz zayıf düşün, isterseniz beş parasız yollara düşün. Lakin  kimseyi aşağıya çekmeden hatta adımlarınızın vebalini kimseye yüklemeden kalkabiliyorsanız, işte o zaman güçlüsünüz demektir. Ama bu yine de başkasının güçsüzlüğünü çekmek zorundasınız anlamına gelmiyor…

OZELSEDA

Zorunda Kalınca Öğrenmez Mi İnsan?

Sonunda kendini saklayabileceği bir yer bulup oturdu, çocuksu hevesiyle. Gizli bir suç işlermişcesine yazmaya başladı. Eski bir dosta anlatır gibi;

“İnsan değil miyiz? Hepimiz bir aralık bulunca kaçarız;  acılardan, sorumluluktan, gelecekten, ailemizden, arkadaşlarımızdan, hatta ve hatta kendimizden bile… En çok da kendimizden belki de…

Kimimiz kabul eder, kimi de arkasına bakmadan kaçar! Ne kadar korkarsak o kadar uzaklaşır mı geçmişimiz bizden? Acıtmaz mi canimizi o vakit? Ya da her aksam her sabah karşımıza dikilmez mi gerçekler kanlı, canlı (!)Yok mu çözümü? Var tabii, isteyip de direndikçe.

Kabul et, sindir, gerekirse yık, ders al, umut et ve inşa et! ”

Kadın baktı sayfaya uzun uzun, okudu. Biraz daha baktı denize.  Zaten oldum olası deniz sakinleştirirdi kadını. Yanından geçenlerin sohbetlerine kulak misafiri oldu… Düşünceleri o kadar gevezeydi ki onları duyamıyordu. Kağıdı yırttı. Bu son mektuptu geçmişe yazılmış. Belki sondan bir önceki! Büyük konuşmamayı öğrenmişti en çok da… Kalktı elindeki kağıdı  da çöpe attı. Sonra devam etti yoluna.

Çünkü artık kabul etmişti. Bu güçlü olma meselesi değil! Zorunda kalınca her şeyi başarıyordu insan…

OZELSEDA

Anlamlandırmaya Çalışmak

Bazen bazı şeyler için çabalamamak gerçekten en iyisi. Neden mi?  İnsan ilişkilerinin en büyük paradoksları bence birbirimizi anlamaya çalışmaktan kaynaklanıyor.

Dikkat ediyorum da hep birbirine bağlanıyor iki kişilik dert yanma cümleleri: “Gerçekten ben anlamıyorum!”. Çalışma arkadaşımızla, ailemizle, sevdiğimizle, kardeşimizle yahut çocuğumuzla anlaşamadığımız bir husus oldu mu hemen, anlayamadığımız ya da anlaşılamadığımız için dert yanarız. Oysa ne gereksiz bir çaba! Kaçımız kendi davranışlarının hepsini anlamlandırabiliyor ki? Kendi kalıplarının dışına çıkmadan yaşayanlar da hep aynı kısır döngü hikayeleri yaşamıyor mu? Şu kendimizi, karşımızdakini yahut durumları anlamlandırma çabasından vazgeçerek sadece kabul etsek ya. Kabul edemiyorsak da es geçeriz napalım…

Freud, Hegel,Kant yahut Descartes o kadar düşünmekle ünlenmişler de dünyayı bu hale getirmemize engel olabilmişler mi? Aslolan içinde bulunduğumuz gerçeklikte kendimizi iyi hissedebilmekte… İçinde kendimizi iyi hissettiğimiz durumları ya da kişileri anlamayalım boş verin. Sadece yaşamaya devam edelim. Hikayelerimizi anlayıp bir sistematiğe oturtmak kendi masalımıza yaptığımız en büyük haksızlıktır.

 

OZELSEDA

An!

Hayat Bazen Çok Durağan Gelir, Bazen de Armağan… Senin Yaşamak İsteyip Cesaret Edebildiklerin de Sadece “an” dır. “O an!”

Bir deniz kıyısında nefes almak istiyorum zaman zaman, küçük bir kız çocuğu gibi saklanmak, saklanabildiğine kendini inandırmak ve bahanelerimle hatalarımı taçlandırıp, üst üste unutarak yeni oyunların kahramanı olmak. Bazen yan rol, bazen baş, bazense sadece oradan öylesine geçen biri…

Hep dilimizde “hayata bir kere geliyoruz” nakaratı, hayatımızı polülarize ediyoruz ve kendimizi listenin sonuna atıyoruz bir anda. Kendi hologramımızda ya hayaller esas olmuş yollarımızı görmemizi engelliyor ya da gerçek gibi gördüklerimiz hayallerimizi marke ediyor.

Hepimizin söylenememiş bir cümlesi, anlatılmamış bir hikayesi, açılmamış bir kapısı, akla gelmemiş bir hikayesi olacak… Olağandır yaşamak. Sadece olağan… Ertesi güne uyanmak, unutmak, yeniden başlamak, yıkılmak şanından, ummadığın bir anda uyanmaksa aslında sıradan. 

 

OZELSEDA