Vegan Olamamanın Ağır Yükü!

 

Uyarı: Aşağıda yazılan davranış biçimlerini sergilemeyen bir Vegansanız, boşu boşuna üstünüze alınıp savunma yapmayın. Sözüm bu davranış biçimini sergileyenlere.

Şimdi konumuza dönebiliriz. Eğer diğer yazılarımı okuduysanız, saygı konusuna ne kadar önem verdiğimi sezmişsinizdir. Yine bir saygı sınır aşımı sezdim hayatımızda. Seneler önceydi. O zamanlar vegan ve vejeteryan ifadelerini daha yeni yeni cümle içinde kurmaya başlamıştık. Hatta uzunca bir süre ikisinin farklı alt metinler taşıdığını kabul edemedik. Et obur çoğunluklu bir toplum olarak, bir insanın neden kendini bu kadar kısıtladığını(!) anlayamıyor ve et yemeyen yahut hiçbir hayvansal gıda tüketmeyen insanları acımasızca yargılıyorduk. Çünkü bizim doğrumuza göre mantıksız düşünüyorlardı.  Sucuklu yumurtaya asla hayır diyemeyen bir insan olarak benimde tercih etmediğim bir yaşam şekli açıkçası… Lakin kimin sindirim sistemini nasıl çalıştırdığı beni hiç ilgilendirmiyor.

Zamanla yıllar geçti vegan terimi cümlelerde altı dolu yer almaya başladı. Hatta bu yaşam şeklini özümseyenlerin yanında sadece farklı olmak adına vegan olanlar oldu. İnanmazsınız sevdiği insana yaranmak için vegan olan insanlar tanıdım. Sonuç; ilk kavgada alkol, sabaha karşı kokoreci ve istiklal marşı kapanış…

Şimdi son bir yıldır dikkatimi çeken ise tam tersi. Yıllarca acımasız bir şekilde eleştirilen bu arkadaşlarım şimdi gördüğüm her yerde vegan olmayanları suçluyor. Hem de vakti zamanında ayrımcılığın en saçmasını yaşadıkları halde. Bakıyorum videolara paylaşımlara; yavruları annesinden ayırmakla, hayvan sevmemekle, bedenin işletim sistemine ihanet etmekle filan baya itham ediliyoruz. Yan yana iken de yoğurt bile yeseniz bir kınayan bakış var üstünüzde. Ne gerek var? Ben yiyorum, sen yemiyorsun. Ben sana zorla yedirmeye çalışmamalıyım, sen de beni seçimim için yargılamamalısın.  Sonuçta ben de kürkleri, dişleri, vb. için hayvanları keselim demiyorum! Hali hazırda satılıyor alıyor, yiyorum.

Konu her ne olursa olsun ayrımcı fikirlere maruz kalmış insanların, ötekileştirme yoluna gitmelerini pek sindiremiyorum. Çünkü adı üstünde farklı olanı seçtin. Senin daha iyi anlaman lazım… Şey gibi düşünün, genellikle daha az yaramaz çocuğa kızıp, çocuk isyan ettiğinde de “Çocuğum o anlamıyor, sen uslusun, sen zekisin ondan sana söylüyorum. İdare et!” açıklamasını yapan ebeveyn gibi.  Siz daha iyi anlarsınız “saygı duyulmanın” ne kadar mühim olduğunu 😉

Sonuç: Lütfen insanları seçimlerinden dolayı ötekileştirmeyin. Ayrıca başkalarını etkileyen bir durum söz konusu değilse, herkesin doğrusu kendine… Önüm, arkam, sağım, solum sobe!

 

OZELSEDA

Zorunda Kalınca Öğrenmez Mi İnsan?

Sonunda kendini saklayabileceği bir yer bulup oturdu, çocuksu hevesiyle. Gizli bir suç işlermişcesine yazmaya başladı. Eski bir dosta anlatır gibi;

“İnsan değil miyiz? Hepimiz bir aralık bulunca kaçarız;  acılardan, sorumluluktan, gelecekten, ailemizden, arkadaşlarımızdan, hatta ve hatta kendimizden bile… En çok da kendimizden belki de…

Kimimiz kabul eder, kimi de arkasına bakmadan kaçar! Ne kadar korkarsak o kadar uzaklaşır mı geçmişimiz bizden? Acıtmaz mi canimizi o vakit? Ya da her aksam her sabah karşımıza dikilmez mi gerçekler kanlı, canlı (!)Yok mu çözümü? Var tabii, isteyip de direndikçe.

Kabul et, sindir, gerekirse yık, ders al, umut et ve inşa et! ”

Kadın baktı sayfaya uzun uzun, okudu. Biraz daha baktı denize.  Zaten oldum olası deniz sakinleştirirdi kadını. Yanından geçenlerin sohbetlerine kulak misafiri oldu… Düşünceleri o kadar gevezeydi ki onları duyamıyordu. Kağıdı yırttı. Bu son mektuptu geçmişe yazılmış. Belki sondan bir önceki! Büyük konuşmamayı öğrenmişti en çok da… Kalktı elindeki kağıdı  da çöpe attı. Sonra devam etti yoluna.

Çünkü artık kabul etmişti. Bu güçlü olma meselesi değil! Zorunda kalınca her şeyi başarıyordu insan…

OZELSEDA

Anlamlandırmaya Çalışmak

Bazen bazı şeyler için çabalamamak gerçekten en iyisi. Neden mi?  İnsan ilişkilerinin en büyük paradoksları bence birbirimizi anlamaya çalışmaktan kaynaklanıyor.

Dikkat ediyorum da hep birbirine bağlanıyor iki kişilik dert yanma cümleleri: “Gerçekten ben anlamıyorum!”. Çalışma arkadaşımızla, ailemizle, sevdiğimizle, kardeşimizle yahut çocuğumuzla anlaşamadığımız bir husus oldu mu hemen, anlayamadığımız ya da anlaşılamadığımız için dert yanarız. Oysa ne gereksiz bir çaba! Kaçımız kendi davranışlarının hepsini anlamlandırabiliyor ki? Kendi kalıplarının dışına çıkmadan yaşayanlar da hep aynı kısır döngü hikayeleri yaşamıyor mu? Şu kendimizi, karşımızdakini yahut durumları anlamlandırma çabasından vazgeçerek sadece kabul etsek ya. Kabul edemiyorsak da es geçeriz napalım…

Freud, Hegel,Kant yahut Descartes o kadar düşünmekle ünlenmişler de dünyayı bu hale getirmemize engel olabilmişler mi? Aslolan içinde bulunduğumuz gerçeklikte kendimizi iyi hissedebilmekte… İçinde kendimizi iyi hissettiğimiz durumları ya da kişileri anlamayalım boş verin. Sadece yaşamaya devam edelim. Hikayelerimizi anlayıp bir sistematiğe oturtmak kendi masalımıza yaptığımız en büyük haksızlıktır.

 

OZELSEDA

Masal Dinle!

Ben Yuvamı Özledim!

 

 

Zaman zaman hepimiz zor katlanmıyor muyuz hayata? Tüm mantıklı yanımızı nadasa yatırıp, 3 yaşında bir çocuk inandırıcılığında serzeniriz içinde bulunduğumuz duruma, zamana… Yok, bu yazı pesimist bir noktaya gitmeyecek. Ama mesele “özelhaller” ise bu da bir hal işte. Her yaşadığımız anda olduğu gibi, bunu da keyifle selamlamak mevzu.

Zor geliyor bugünlerde her şey bana vesselam. Uyumak zor geliyor. Ya uyuyamıyorum ya da uyuyacak zaman bulamıyorum. Sonra o sabah uyanmaları yok mu? Uyanmak ayrı bir külfet, işin olmadığında uyuyamamak sanki bir lanet.Spor yapmak zor, yemek yemek zor, hep zor ve mütemadiyen zor. 

Neden mi yazının başlığı “Yuvamı özledim”? Geçen gün bir dostumla hoşsohbet susarken, “Yuvamı özledim” deyiverdim bir anda. Sonra o “Bu ne demek şimdi?” demek yerine: “Her nerede yaşıyorsan, yuvan seninle her yerde. Nerede sen olabiliyorsan, güvende, huzurlu ve mutlu hissediyorsan, orası…” dedi. Sorun şuydu demek ki, bu aralar hiçbir yeri yuvam hissedemiyorum. Hiç kimseyi candan göremiyorum ve bende olamıyorum. “Öyle olsa” diyorum yine kendim kendime, “sürekli kendini anlatmaya çalışmazsın”.

 

Tabii sağ olsun ülkemizin jeopolitik durumunun da bu konu ile çok alakası var. Yurdum insanının her yönden şirazesi şaşmış! Çarpıtılan durumlar, yanlış anlaşılan haller olarak, çok sık vurabiliyor yüzüne.Derken, hop yine yanıyor beyin. 

Onun için tek balkon, tek oda özgürlüğümde gerçek sandıklarıma ah vah ederek yatıyorum, kalkıyorum ve yaşıyorum. Ama mecburen dünyamdan çıktığımda ya da bir fotoğrafa rast geldiğimde, bir çift göze inanmaya ihtiyacım olduğunda, belki de metrobüs kalabalığında “müsadenizle” derken, yediğim omuzda acıyor içim yana yana ve ben evimi özlüyorum, son bir kaç senedir nerede olduğunu bilmediğim evimi… Ve eski içten gülen gözlerimi…

Selamlar…

OZELSEDA

Derin ve Mavi / Masal

 

Bir varmış bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, yeşillikler içinde, maviliklerle çevrili, gecesini yıldızlarla aydınlatan bir köy varmış. Bu köyde yaşayan insan sayısı 50’yi geçmezmiş. Kendi yağlarında kavrulan bu insanlar, gündüzleri iş bölümü içinde çalışır, geceleri de ateşin çevresinde yaptığı danslar ve oyunlarla eğlenirmiş. Civar köyler özenerek bakarlarmış buraya. Kendileri pay edemezmiş ne işleri ne doğanın onlara verdiği nimetleri.

Huzur ve mutluluk barındıran bu yaşam çok uzun yıllar böyle sürüp gitmiş. Lakin kalan tüm köyler gittikçe mutsuzlaşıyormuş. Ta ki o gece yağan yağmura kadar sürüp gitmiş bu iş böyle…

O gece yarısı tüm köy yattıktan sonra bir çığlık duyulmuş. Herkesi yatağından sıçratan bu çığlık köyde uzun yıllar sonra hamile kalan kadına aitmiş. Gittikçe azalan nüfusları yüzünden tüm köy yıllar sonra gelen bu mucize hamileliği sevinçle karşılamış. Tam doğum esnasında çamur gibi bir yağmur yağmaya başlamış. Doğum da epey zorlu geçiyormuş. Sonunda biri kız, biri erkek iki bebek gelmiş dünyaya; kız olanı Derin, erkek olanı Mavi… O anda kesilmiş yağmurlar.  Sabah olduğunda kutlama yapmak için tarlalara koşan köylüler, tüm hasatın kuruduğunu görmüş. Civar köylerden gelen haberlere göre yağan yağmur, değdiği her yeri kurutmuş.  Günlerce sebebini araştırmış insanlar ama bulamamış. Bulamadıkça sinirleniyor ve bencilleşiyorlarmış. Bu sırada Derin ve Mavi hızla fakat zorlu şartlar altında büyüyorlarmuş.

Yaşanan kıtlık iyice büyümeye başlamış. Kalan erzaklara zorla el koyan bir grup insan, köy köy gezip talan ediyormuş gördüğü ne varsa. Derin ve Maviyi telaşla bir küfeye saklayıp beklemeye başlamış bizim köylüler. Gelmiş hırsızlar, başlamış işlerine ne gelirse almaya. Karşı koymaya çalışanları da tartaklamaktan eksik kalmamışlar. Her şey bitip de tehlike geçince çıkarmışlar bizim çocukları sakladıkları yerden. Ama o da ne! Gözlerine inanamamışlar. Biri zümrüt yeşili, diğeri okyanus mavisi iki taş asılıymış çocukların boynunda… Gören olmamış kimin verdiğini. Çocuklarda anlatamamış her ne olduysa ve bu mucizede asılı kalmış, çözülemeden zamanda.

Günler geçmeye devam etmiş. Yıldızlar eskisi gibi parlak, denizler eskisi gibi yeşil değilmiş sanki.  Kalan birkaç kişi de kendilerine verimli birer toprak bulmak için yola düşmüş. Bu kuraklığa çare bulmak için neler yapmamış ki insanoğlu? Her biri kendi bildiği, inandığı gibi çözümler bulmaya çalışmış ama nafile. Derin ve Mavinin ailesi de artık çare kalmayınca, çocukların boynundaki kolyeyi satarak, daha uzak diyarlarda şanslarını aramaya karar vermiş. Yalnız çocukların boynundan o kolyeleri alabilene aşk olsun. Tam boyunlarından çıkaracakken kolye parlayıp, yeniden yapışıyormuş çocukların boynuna. Daha fazla denemeye gücü kalmayan aile, o gece nehir kenarında bir yere kurmuş çadırını ve uykuya dalmış. Sabah gün ağarmaya başladığında büyük bir ışık belirmiş gökyüzünde. Telaşla kakmış anne ve baba, bakmışlar Derin ve Mavi çadırda değil. Onlardan önce uyanıp, ailesi için balık avlamaya çalışan çocuklar suya girdiği anda taşlar karışmış suya, parlamış olabildiğince, aydınlatmış göğü, canlandırmış toprağı. Bu mucizeyi gören kadın başlamış gözyaşı dökmeye:

Her birimiz kendimizi düşünüp etrafa panikle saldıracağımıza biz gibi düşünüp beraber hareket etseydik, yaşanmayacaktı bunca sıkıntı. Doğa bize güzel bir ders verdi. Bize bolca saçtığı nimetlerini elimizden alınca, ne insanlık kaldı ne sevgi içimizde.! Oysa ufak bir çocuğun iyi olma heyecanındaydı tüm mesele…

Sabah gördüğü ışıkla uyanan diğer köyler şaşkına dönmüş. Bu efsane zamanla yayılmış dilden dile. Ama insanoğlu işte; yaşadıkça, doydukça ve zamanla unutmuş yine tüm bildiklerini…

Gökten üç elma düşmüş; biri yazana, biri okuyana diğeri de içindeki iyiliği yaşatmaya devam edenlere…

 

OZELSEDA

Diğer Masallar:

Bulutlar Ülkesi / Masal

Sanatçı Kaptan / masal

 

 

An!

Hayat Bazen Çok Durağan Gelir, Bazen de Armağan… Senin Yaşamak İsteyip Cesaret Edebildiklerin de Sadece “an” dır. “O an!”

Bir deniz kıyısında nefes almak istiyorum zaman zaman, küçük bir kız çocuğu gibi saklanmak, saklanabildiğine kendini inandırmak ve bahanelerimle hatalarımı taçlandırıp, üst üste unutarak yeni oyunların kahramanı olmak. Bazen yan rol, bazen baş, bazense sadece oradan öylesine geçen biri…

Hep dilimizde “hayata bir kere geliyoruz” nakaratı, hayatımızı polülarize ediyoruz ve kendimizi listenin sonuna atıyoruz bir anda. Kendi hologramımızda ya hayaller esas olmuş yollarımızı görmemizi engelliyor ya da gerçek gibi gördüklerimiz hayallerimizi marke ediyor.

Hepimizin söylenememiş bir cümlesi, anlatılmamış bir hikayesi, açılmamış bir kapısı, akla gelmemiş bir hikayesi olacak… Olağandır yaşamak. Sadece olağan… Ertesi güne uyanmak, unutmak, yeniden başlamak, yıkılmak şanından, ummadığın bir anda uyanmaksa aslında sıradan. 

 

OZELSEDA

Yaşamlarımızdaki Filitreler?

 

Gittikçe yüzdeleri artan mobil uygulama kullanım oranlarına muhalefet paylaşım tartışmaları hayatımızda. Bir kesim çılgınlar gibi paylaşım yaparken, diğerleri bu ortamlarda izleyici kalarak eleştiri hakkını saklı tutuyor. Lakin sosyal ortamlarda var olmaya da devam ediyor. Bu ne yaman çelişki annem! Ne kadarını paylaşman gerekiyor hayatının? Hangi birim paylaşım tamam, hangi birim devam? Bunun tek bir cevabı var aslen; paşa gönlünün dilediği kadar! Sana fazla geliyorsa gördüklerin takip etmezsin olur biter! Ama karmaşıklaştırmayı, konuşmayı, eleştirmeyi pek bir seviyoruz azizim. Fakat sadece başkalarını yaşam, hayat ve tavırları üzerine… Ben mi? Benim sınırlarım da hesaplarımda aşikâr… Sadece herkese saygı duymayı tercih ediyorum.

 

Benim aklıma takılan aslen farklı bir soru.  Mutlu anları paylaşınca bir şey olmuyor da birinin mutsuz bir anını gördük mü niçin kınıyoruz? Hemen yargı mekanizmamız devreye giriyor ve kırıyor kalemi. “Melankolik!”, “Pesimist!” vb. yargılarımızı yığıyoruz hemen kişinin üstüne.

Sanırım güçsüz yanımızı kendimize saklamak adına paylaşmıyoruz biz de mutsuz anlarımızı. Hatta çevremizdekilere de göstermemeye çalışıyoruz. Sıkıntılarımızı çözmemek bile olsa işin ucunda, kendimizden bile saklamayı yeğliyoruz çoğu zaman bazı duygularımızı. Cümlelerimiz var kendimize kurmamız gereken. Hayatlarımızla değişen dünya düzeni el ele verip, ruhlarımızı ve duygularımızı dijitalliğe boğarken, içinde bulunduğumuz yüzyıl ise, işle hayatı birbirine harmanlıyor. Sonuç dijitalleşen boş bedenler.

Mesele sadece yaşamdaki zamanı doldurmaksa, her birimiz pek bir başarılıyız. Ama benim aklıma hayat denilince savaşmak, çözmek, sancı çekmek ve sonrasında gelen haklı mutluluğun tadını çıkarmak var. O sebeple soruyorum size; “Yaşanan duygularınızı yahut yaşamlarınızı kendinize bile güzel gösteren bir filtre var mı?”. Cevabını bilmiyorsanız, yaşayın; kaçmadan, sorgulayarak ve tadını çıkararak. Kalan anları da paylaşmak isterseniz, sizin hayatınız sizin kararınız!

OZELSEDA

Satürn ve Merkür’ün Yaşamlarımız Üzerindeki Dansı!

 

Satürn müdür ya da misafir olduğu oğlak mıdır bunun sebebi bilemem ama hakikaten büyük bir değişimden geçiyorum. Tesadüf bu ya, Amerika’da yaşayan kuzenimin gelişi tam da bu doğum sancılarına rast geldi. Kendimde hallettiğimi sandığım birçok hayatı zorlaştıran şey, tekrar karşıma çıktı. Aynı Türk filmlerinde dayak yiyip yiyip, tekrar ayağa kalkan Yeşilçam emekçileri gibi… 🙂

Tam da bu yüzleşmelerin ortasında halıdan kazıdı beni kendisi. Konumuza dönersek, Astrolojiyle yakından ilgilenir kendisi… Onunla beraber astroloji gündemi okumaya başladıkça, tüm suçlunun gezegenlerin şakalaşması olduğuna kanaat getirdim. Satürn denemiş zorlamış bunca sene meğerse. E, şimdi? Şimdide bakacakmış son bir düzlük daha! Ders aldıysak ödüllendirecekmiş. Almadıysak, hop biraz daha ders verecekmiş.  Diğer yandan 84 Nisan ayı sonrası doğanlar bu sene altın çağını yaşayacakmış.  Aniden hayatları, işleri, evleri değişecekmiş.  Evet, bıktığım ve hepsinden aynı anda kurtulmak istediğim net şuan. Lakin şuan baktığım yerden on günde böyle bir değişim pek bir ütopik duruyor.

Tabi böyle hissetmemde en şakacı, en meşhur gezegen Merkür’ün parmağı olmaz mı? Var. Astrolojiyle ilgilenmeyenler bile bir tedirgin olur o geri gidince. Ve bildiniz şu an geri hareketinde kendisi.  Böyle olunca da fındık kadar beynim iyice karıştı. Gel de şimdi hayatını analiz edip ders çıkar. Sonra da ödülünü bekle ve sadece Yeniay’ın gerçekleşmesine 3 gün var.

En iyisi tüm inanışların ve inançların asıl vermek istediği şeyi ortak bir mesajla kabul etmek.

  • Fikirlerini hayatının değişmezleri haline getirme. “Ben kesinlikle bunu yapmam.” Deme!  İçinde bulunduğun şartlara göre düşün, analiz et ve karar ver.”
  • Mutsuz olduğun şey, yer ya da durumu değiştirmek için çaba harca.
  • Çalışmak en büyük motivasyondur. Çalış, üret ve işe yarar hisset. Bu her ne olursa olsun!
  • Bitmiş duygulara otopsiden vaz geç. Bitmeyenleri yahut yarım kalanları bir çırpıda silme. Elindekinin kıymetini bil. Yeni başlangıçlar yapmaktan korkma! En önemlisi yaşadığın ilişkinin hangi sınıfa girdiğine doğru karar vermeye çalış. İnsanlara da kendine de haksızlık etme!
  • Yaşadığın iyi ya da kötü şeylerden gereken dersleri almadan yoluna devam etme.

Biraz da böyle yaşayalım bakalım. Astroloji mi? Seviyorum takip etmeyi.  Fezada var olan her bir taneciğin ki burada Gezegenlerden bahsediyoruz, elbet gezegendeki diğer varlıklara etkisi vardır. Ama biz insanoğlu bunun ne kadarını bilip, yorum yapabiliriz. Bilemem bunu, hadsizlik olur. Kendi adıma 2018 yılı için öngörülenler dilerim gerçek olur.  Siz de okuyun bakın, objektif değerlendirin. Belki umutsuz bir anınızda size rehber olur. En kötüsü inanmadığınıza emin olursunuz fakat kendi kanaatinizle.

OZELSEDA

Kelebekler Vadisi

 

 

 

Benim en büyük zevkim gezmek sanırım. Ama öyle burada hangi

mekan açılmış, şurada fişmancayı çok güzel yapıyorlarmış cinsinden değil. Baya adım adım, hikaye hikaye gezmeyi seviyorum. Hatta mümkünse kara yolu ve özel araçla. Siz daha iyi bilenler nasıl diyor: Road Trip!

Uzun zamandır vuramamıştım kendimi yollara ve en sonunda oksijenim bu yaz tükendi. Daha fazla oksijen ve daha huzurlu hava sahası için ilk önüme çıkan festivale gitmek için koyuldum yola. Attım sırtıma bir çanta bir çadır bitti gitti. Festival Kelebekler Vadisindeydi. Gerçi benim festivalle pek bir işim yoktu. Gitmeden önce bir sürü negatif beyin yorumda bulundu. Yok, efendim eski hali çok güzelmiş, turistik ziyaretten tadı kaçmış falan filan.  Lakin asıl değerli olan benim fikrim. “Bence bu korku filmine gitme. Ben izledim çok korkunç değil ayrıca ben korku filmi sevmiyorum” demek kadar saçma ve gereksiz şartlı fikir beyanları.

Her neyse, daha tekneyle adaya giderken bile içimdeki özgür kadın ayaklanmaya başladı. Düşünsenize kara yoluyla ulaşılamayan hatta görmek için bile çaba sarf etmeniz gereken bir yer.  İki gün diye gittiğim Kelebekler Vadisinden tüm olumsuz şartlara rağmen 4 gün kalarak geri döndüm. O da köleliğe dönmem gerektiğinden. Şartlar neden olumsuzdu peki? Tabii ki insanoğlu… Sabah akşam oraya yığınla insan getirip, sonrasında arkalarında her seferinde pislik yığını bırakan tekneler ve Kelebekler Vadisinde yemek yenilen işletmenin, işletmeyi işletmeye pek hevesi olmayışı…

Peki, beni bağlayan neydi? Daha önce de gezdiğim vadiler oldu lakin bu vadide saklanmışlıkla özgürlük bir arada! Hem kimse seni bulamayacak gibi hem de istediğin zaman tüm dünyaya erişebilecekmişsin gibi. Tam yamaçtaki cafe&bar da ise sanırım 6 ay geçirebilirdim. Çadıra bile uyumak için değil, üstümü değiştirmek ve vadinin kuşlarının sabah selamlarını almaya gidiyordum şafak vakti. O ünlü şelaleye kadar çıkamadım açıkçası. Zaten belli bir yerden sonra yol bitmeden su bitiyor. Ama oraya gidiş yolundaki huzur denenmeye değerdi.  Şelaleye gitmeye çabalarken çektiğim videoları da paylaşacağım.

Sırf gündoğumu ve gün batımında yoga yapmak yahut sadece bu harikayı izlemek için bile şahane bir yer. Size tavsiyen herhangi bir aksiyonun(festival, parti) olmadığı bir zamanda gitmeniz. Ben yalnız gittim ve doğa beni tüm olumsuzluklardan soyutladı. Sabah vadiye bakan yüzde ötüşen kuşlar duyabileceğiniz en güzel melodilerden biri… Kendi yalnızlığında özgürlüğü yaşamak isteyenlere, biraz düşünmek ya da huzur bulmak isteyenlere mutlaka tavsiye ederim. Gidenler benim için de yamaçta bir soğuk kahve içsin ve maviyle yeşilin şahane resmini seyre koyulsunlar…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OZELSEDA